Olgunlaşma ve güven eksikliği

 

Kaynak isimli insan kaynakları dergisinde geçen yıl yer alan bir çalışma dikkatimi çekti.

Türkiye’de son derece önemli bir konuya işaret ediyordu; “Ekip çalışması”

Sadece şirketler için değil hayatımızdaki her noktada geçerli olduğuna inandığım ekip çalışması ile ilgili özellikle Türkiye’deki zorluklarını anlatan makaleyi sizler için özet geçiyorum.

ekipcalismasiProf.Dr. Acar Baltaş yazısında, yaklaşık 10 yıllık bir süreçte verdiği Ekip Oluşturma ve Geliştirme seminerleri sırasında Türkiye’deki uluslararası, ulusal; kurumsal olan olmayan; büyük küçük her türlü kuruluşun kendisi ile en mahrem sırlarını paylaştığını ve çalışmaya hayatıyla ilgili eşsiz bir deneyim kazandığını belirtiyor.

Ve bu süre içinde Türkiye’ye özgü ve çalışma hayatını derinden etkileyen özellikleri saptama fırsatını yakalayan Prof.Dr.Baltaş, Türkiye’deki ekip çalışmasındaki zorlukların en çarpıcısını olgunlaşma eksikliği ve güven eksikliği olarak tanımlıyor.

Bakın olgunlaşma eksikliğini nasıl anlatıyor Prof.Dr.Baltaş;

“Ekiplerin gelişim evreleri, oluşma, fırtına, durulma ve etkili olma olarak tanımlanır. Türkiye’deki ekiplerin büyük çoğunluğunda sürekli bir fırtına süreci yaşanmaktadır. Bu durum iş ortamında, bitmeyen bir ergenlik dönemi veya kronik menapoz süreci benzeri bir hava yaratmaktadır. Bunun sonucu, ekip içinde sürekli gerginlik, dedikodu, gruplaşma ve paranoid hezeyanlar yaşanmaktadır. Çalışanların enerjilerinin büyük bölümü insan ilişkilerine gitmekte, iğneleyici mesaj alış verişi ve ilgili olmayan kişilere de gönderilen elektronik posta kirliliği oluşmaktadır”.

Nasıl size de çok tanıdık geldi değil mi?

Makalede, normal koşullarda durulma döneminin ortak bir değer sistemi geliştirme yönünde olması gerekirken, Türkiye’deki iş hayatında “ben sana dokunmayayım, sen de bana dokunma” şeklinde formüle edildiği ve çalışanların yarattığı bu sükunetin uyumlu çalışma ortamı varmış gibi algılanmasına yol açtığına dikkat çekiliyor.

Ancak taviz esasına dayalı “saygılı iletişim” olarak adlandırılan bu durum da hataların bedelinin kurum tarafından ödendiğinin altı çiziliyor. Zaten seminerler sürecinde birlikte çalışılan 400′ü aşkın ekibin çok küçük bir yüzdesi potansiyeli ölçüsünde etkili ve verimli olma dönemine geçebilmiş.

Prof.Dr.Baltaş  bunun en önemli nedenini Türk kültüründe yetişen bireylerin birbirleriyle yüzleşmekten kaçınmaları olduğunu düşünüyor.

Aile içinde güvenli davranış geliştirmeyen, eğitim döneminde bu konuda teşvik görmeyen ve iş hayatında da rol modellerini bulamayan çalışanlar, kendilerini güçlü gördüklerinde saldırgan, zayıf gördüklerinde de çekingen davranışlara saplanıp kalmaktadırlar. Böylece yönetimin üst basamaklarında yükseldikçe, 1980′lerde geçerliliğini yitiren ve terk edilen, “otoritesini güce dayandıran yönetici tipi” ortaya çıkmaktadır.

Peki ekip çalışmasının temelini oluşturan güven?

Eksik olduğunda ekiplerin başarısızlığının en önemli nedeni olarak karşımıza çıkıyor. Ekip üyeleri arasındaki güven eksikliği alınganlığa ve dedikodu yaparak ‘acısını çıkartmak’ şeklinde gündelik hayata bile yansıyor.

Güven eksikliğinin “Toplantılarda fikirlerini cesaretle ortaya koyamayan ekip üyeleri alınan kararlara kendilerini bağlı hissetmemekte ve gerek hedeflerin gerçekleşmesi, gerekse zaman sınırlamalarına uymakta belirsizlik yaşanmaktadır” şeklinde açıklandığı makalede, bu durumun düşük standartlara ve kalite sorunlarına yol açtığının altı çiziliyor. 

Çünkü ekip üyeleri ortaya çıkan olumsuz sonuçlara aldırmamakta, çözüme odaklanmak yerine egolarını ilgilendiren statüye dönük konular, günlük sorunlara dönüşmektedir.

Norveç’te 65 olan güven endeksi Türkiye’de 6′dır.

Üstün performans sergileyen ekiplerde, ekip üyeleri birbirlerinin güvenilir olduğuna inanır, kendilerini sakınmaya gerek duymaz ve açık davranmaktan çekinmezler.

Ya çözüm nedir diyeceksiniz?

Elbette ekibin lideri en önemli faktör olarak karşımıza çıkıyor. Kurumsal başarının gerçekleşmesine olanak verecek bir ortam yaratmak ve olumlu bir ekip iklimi yaratmak liderin birinci önceliği…

Güvenin egemen olduğu ortamda denetim daha az olacak, enerji çatışmaya değil iş yapmaya yönelecektir. Hız artacak, maliyet düşecektir.

Prof.Dr.Baltaş, makalenin sonunda aldığı dersleri şöyle anlatıyor;

“Hayatın gerek iş gerekse spor alanında ortak heyecanlar paylaşmış, büyük başarı ve başarısızlıklar yaşamış kişilerle birlikte yaşadıklarımdan üç ders çıkarttım. Birincisi, ekip lideri bulunduğu yere kendi iklimini götürüyor. İkincisi, insanlara değerli olduklarını hissettirip güçlü yönlerini odaklanmadan potansiyeli performansa çevirmek mümkün olmuyor. Üçüncüsü de, paylaşılmayan başarı sürdürülmüyor.

Her ne kadar içinde yaşadığımız dönemde yaşanan sorunlar, bir kişinin çözebileceği sorunlar olmaktan çıkmış olsa da, iş lideri ekibin performansı konusunda belirleyici rol oynamaya devam etmektedir.

Cumhuriyet’ten ne bekledik?

cumhuriyetbayrami 

Birinci Dünya Savaşı ardından verilen bağımsızlık mücadelesi ile kurulan Türkiye Cumhuriyeti bugün 84′üncü yılında…

Sadece bir devlet kuruluşu için değildi bu mücadele. Bu nedenle devamı bizi aydınlığa taşıyacak ve sadece bizim ülkemizin değil tüm ulusların üzerinde durduğu önemli devrimlerle geldi.

Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Atatürk, Türk genel devriminin anlatımını kısaca şöyle yapıyordu;

“Uçurumun kıyısında, yıkık bir ülke, türlü düşmanlarla kanlı boğuşmalar, yıllarca süren savaş…Sonrasında, içerde ve dışarıda saygı ile tanınan yeni yurt, yeni toplum, yeni devlet ve bunları başarmak için aralıksız devrimler.

Bugüne değin kazandığımız başarı, bize ancak ilerleme ve uygarlığa doğru bir yol açmıştır. Yoksa ilerleme ve uygarlığa daha ulaşılmış değildir. Bize ve gelecek kuşaklara düşen ödev, bu yol üzerinde duraksamaksızın ilerlemektir.Devrimin hedefini kavramış olanlar, onu korumayı her zaman başaracaklardır” 

Üzerinden 84 yıl geçti ve belki de üzerinde durup, durum değerlendirmesi yapacağımız en önemli yıldönümündeyiz!Türkiye’nin çıkarlarına karşı, topraklarımızın parçalanması için oynanan oyunlar artık açık açık sahnededir!

Gelecek kuşaklar, yani bizler Cumhuriyetin ne şartlarda, nelere rağmen ve ne pahasına kurulduğunu gerçekten biliyor muyuz?

Bize duyulan güvene layık olabildik mi? Kazandığımız başarıları uygarlığa doğru ilerleme yolunda kullanabildik mi?

Bize canını veren atalarımıza, “Bu kutsal emaneti korumak ve geliştirmek için elimizden geleni yaptık” diyebiliyor muyuz? 

Gelin yeni Türkiye’nin ekonomik sorunlarının tartışıldığı İzmir İktisat Kongresi‘ndeki kararlarından bazılarını yeniden hatırlayalım;

  • Hammaddesi yurt içinde olan endüstri kolları kurulmalıdır,
  • Özel Girişimciler desteklenmelidir,
  • Yatırımcılara kredi sağlayacak bankalar kurulmalıdır,
  • Sendika hakkı tanınmalıdır,
  • Önemli kuruluşlar millileştirilmelidir,
  • Sanayii teşvik edici yasalar çıkarılmalıdır,
  • Demiryolu inşaat programına bağlanmalıdır,
  • Yabancıların kurdukları tekellerden kaçınılmalıdır…

84 yıl önce alınan bu kararlardan 84 yıl sonra hangisi için alnımız açıktır? 

Yine Cumhuriyet’ten ne beklediğimiz hakkında sonucu en iyi açıklayan örnek ise şudur; Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa’ya gidiyordu. Kalabalık bir halk kitlesi iskelede etrafını çevirmiş bulunmaktaydı. Bir kadının elinde bir kâğıtla Atatürk’e yaklaştığı görüldü. İhtiyar, zayıf bir kadındı. Ata’nın yolunu keserek titrek bir sesle: 
- Beni tanıdın mı oğul? dedi. Ben sizin Selanik’te komşunuzdum. Bir oğlum var. Devlet demiryollarına girmek istiyor. Siz onu alsınlar, dediniz. Fakat müdür dinlemedi. Oğlumu yine işe almamış. Ne olur bir kere de siz söyleseniz. 
Atatürk’ün çelik bakışlı gözleri samimiyetle parladı. Elleriyle geniş jestler yaparak ve yüksek sesle: 
- Oğlunu almadılar mı? dedi. Ben tavsiye ettiğim hâlde mi almadılar? Ne kadar iyi olmuş… Çok iyi yapmışlar… İşte Cumhuriyet böyle anlaşılacak… 
Kadın, kalabalığın içinde kaybolmuştu. Ve Atatürk adeta kendinden geçmiş bir sesle: 
- İşte Cumhuriyetten beklediğimiz netice… diyordu…

Bugünün farkı ise sadece bu isteklerin Meclis’in sıralarında yazılıyor hale gelmesidir! 

Bakınız Atatürk İzmir İktisat Kongresi’nin açılışında ne demiştir;

“EFENDİLER ! Tarih, milletlerin, yükseliş ve çöküş nedenlerini ararken birçok siyasi, askeri, içtimai sebepler bulmak da ve saymaktadır. Şüphe yok, bütün bu sebepler, sosyal olaylarda da etkilidir. Fakat bir milletin doğrudan doğruya hayatıyla, yükselişiyle alakadar ve münasebetdar olan, milletin iktisadiyatıdır. Hakikaten Türk Tarihi tetkik olunursa bütün yükseliş ve çöküş nedenlerinin bu iktisat meselelerinden başka bir şey olmadığı anlaşılır.

     Tarihimizi dolduran bunca muvaffakiyetler, zaferler ve yahut mağlubiyetler yıkılış ve felaketler bunların kaffesi vukua geldikleri devirlerdeki ekonomik durumumuzla münasebatdar ve alakadardır. Yeni Türkiyemizi layık olduğu mertebeye ulaştırabilmek için behemehal iktisadiyatımıza birinci derecede önem vermek mecburiyetindeyiz. Çünkü zamanımız bir iktisat devresinden başka bir şey değildir.”  

Velhasıl Cumhuriyetimizi ilelebet payidar kılacak olan gücümüz, ayağını yere sağlam basan ekonomimizden geçmektedir… 

Yıkılışımızın da ve dirilişimizin de tek gerçek sebebi ekonomimize bağlı olacaktır!

Yeşil altınlar

 

Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olmayalım” düşüncesinden hareketle,

Kaz dağları ve altın arama çalışmaları hakkında edindiğim bilgileri paylaşmak istiyorum.

Ünlü tarihçi Homeros da İlyada destanını yarattığı Kaz dağlarında, bugünlerde 11 firma 36 değişik noktada 5 milyar dolarlık başka destanlar yaratmaya çalışıyor.  Adı ise; Altın-Çinko-Bakır...

Üstelik yayınlanan görüntülere bakılırsa firmalar epey yol katetmis durumda. Dağlar kazılmış, kayalar sökülmüş…

Çünkü firmalar yerin 560 metre kadar altına inmeye çalışıyor. Bu sondajların yapılabilmesi için de 1 kilometre uzunluğunda 3 metre genişliğinde yollar yapılıyor.Uzmanların dediğine göre yılda 250-300 ton altın çıkarılabilecek. MTA yaptığı araştırmalar ile 600 tona kadar çıkacağını iddia ediyor.

Yıllardır yeraltı kaynaklarının ekonomiye kazandırılmadığı konusunda eleştiriler var biliyorsunuz. Bu nedenle bu açıdan baktığımızda Enerji Bakanlığı’nın firmalara onay vermesinde hiçbir sakınca yok gibi görünüyor.

Yani arkasında ekonomik bir gerekçe de var! Ama işte asıl mesele altının çıkarılacağı yerin, altın kadar belkide daha fazla değerli olan Kaz dağları olması….

Yer altı zenginliğini çıkartırken yer üstünde ki zenginlik de gözden çıkarılmayacak boyutta…

Karşı duruşdaki kurum ve kuruluşların temel iddiası da bu zaten!

oluleraltintakmazNedir peki bu zenginlikler?

1) Dünyanın 200 ekosisteminden birine sahip olan Kaz dağları içinde barındırdığı 47 çeşit endemik bitki türüyle ve jeolojik olarak İsviçre Alplerinin devamı olan ekosistem özelliği,

2)Bu ekosisteminden üretilen en bol oksijen oranına sahip ikinci bölge ve batıda yer yer artık burası oksijen cumhuriyeti olarak geçiyor,

3)Muhteşem zengin su kaynaklarına sahip,

4)Türkiye’de yeni gelişen ve geleceğin turizmi olarak kabul edilen eko turizmin öncü bölgesi,

5)Ve yeşil altınları yani zeytinleri… 

Şu anda çalışmalardan numuneler alınıyor ve analize gönderiliyor. Raporlardan bölgede altın bulunduğuna karar verilirse ve ÇED raporları olumlu çıkarsa kaz dağlarında siyanürle altın çıkartılmaya başlanacak.

İtirazlara karşı madenciler çalıştıkları bölgenin milli park içinde olmadığını, ağaçların tümünü kesmeyeceklerini ve yeraltında kapalı işletme olarak çalışacaklarını belirtiyorlar.

Karşı cephede sorulan soru ise şu; Kapalı işletme doğaya zarar vermeyecekse bu firmalar Kanada’da neden yasaklandı? Altın işleme sahalarının öncesi ve sonrasında neden bölgede çok büyük farklar vardı?

Üstelik Kanada’dan sonra Almanya, Çek Cumhuriyeti, Romanya ve Yugoslavya’da ortaya çıkan siyanürlü altın arama ve işletme tesislerinden sonra Avrupa Birliği siyanürle altın aranmasını yasakladı.

250 ton altın için yarım trilyon toprak çıkarılacak, toprak işlenecek ve tekrar yeraltına konulacak.Bu işlem sırasında 300 ton siyanür kullanılacak. 100 ton siyanürün ise havaya gitmesi gerekiyor.

Engellerle karşılaşsakta aldırmayacağız ve Türkiye’nin zenginliklerini ekonomiye kazandıracağız diyen, Enerji Bakanı Hilmi Güler programında bir değişiklik olmazsa 27 Ekim günü Çanakkale’ye gidecek.

Çanakkale’ye giden sadece Bakan Güler değil elbette. 3-4 Kasım 2007 tarihinde ( Marmara Çevre Platformu ) MARÇEP 28.Bölge Toplantısı’nı Çanakkale’de yapacak ve  gündem Kazdağları’ndaki altın arama faaliyetleri üzerinden şekillenecek.

MARÇEP Dönem Sekretaryası ve DOĞADER Yürütme Kurulu Üyesi Didem Yılmaz, 27 Ekim’de Çanakkale Kanal 17′de canlı yayında olacak.

Değerli arkadaşım Yılmaz’ın öncesinde verdiği bilgileri de kısa not olarak iletmek istiyorum;

Türkiye, Enerji ve Tabii Kaynaklar Bakanlığı’nın Kaz Dağı’nda sondajın durdurulduğu söylemeleri yeterli değildir.

Ülkemizde kabul edilen yeni maden kanunu ile madenci firmalar devletten daha baska ayrıcalıklar da aldılar.

  • Maden sirketlerinin ormanlık alanlarda maden arama işleme faaliyetleri için yaptıkları kira sözleşmesindeki % 5 tesis fonu ücreti kaldırıldı.
  • KDV ödemeleri maliyetleri yükselttiğinden % 18 KDV’nin kalkması, altın satışından KDV alınmaması, uygulamaya koyuldu.
  • Maden arama, inşaat malzemesi alımı, maden işleme, maden eritme ve rafineri vergi muafiyetine girmiştir.

      2 konu üzerine yoğunlaşılmalıdır;

  1. Yeni maden kanunundaki köklü değişimler yapılması,
  2. Verilen altın arama ruhsatlarının iptali

MARÇEP ÖLÜLER ALTIN TAKMAZ” isimli imza kampanyası 3-4 kasım tarihine kadar devam edecek.www.marcep.org internet adresinden çevreye duyarlı vatandaşlarımızı destek vermeye davet ediyoruz.

Lütfen herkes okusun! 

 

Hayati çaresizliklerle dolu bir adamın öyküsüdür;

7 yaşındayken babasını kaybetti ve yetim kaldı.  
8 yaşında okuldan alındı ve köyde yaşadı.  
10 yaşında yüzü kanlar içinde kalacak şekilde, yeni okulundaki hocasından dayak yedi.  
17 yaşında hayalindeki okulun istediği bölumu için gerekli not ortalamasını tutturamadı.  
24 yaşında tutuklandı, günlerce sorguya çekildi ve 2 ay tek başına bir hücrede hapis yattı.  
25 yaşında sürgüne gönderildi.  
27 yaşında kendisinden bir yaş büyük meslektaşı kahraman ilan edilirken, kendisi hiç önemsenmiyordu.  
30 yaşında kendisi başka şehirleri düşman elinden kurtarmaya çalışırken, doğduğu şehir düşmanların eline geçti.  
Rakibi amiri oldu ve onu  uzaklaştırmak için fiilen issiz kalacağı görevlere atadı. 
37 yaşında böbrek hastalığından Viyana’da 2 ay hasta ve yalnız halde yattı.  
Komutan olarak yeni atandığı ordu dağıtıldı.  
38 yaşında savunma bakanı tarafından görevinden atıldı. Kakkında tutuklama kararı çıkarıldı. 
38 yaşında bir toplantıda giyebileceği bir tek sivil elbisesi bile yoktu ve başkasından bir redingot ödünç aldı.Cebinde sadece 80 lirası vardı.  
Beş arkadaşından üçü, onun kongre temsil heyetine üye olması için oy vermedi. 
39 yasında idam cezasına çarptırıldı. 
Sonra ne mi oldu?  
42 yaşında Türkiye Cumhuriyeti Cumhurbaşkanı oldu!  
İçimizden biri?  
Okuduğunuz öykü efsanevi lider Mustafa Kemal Atatürk’e aittir.  
Şimdi düşünün, sizin başarılı olmanızı engelleyen ama Atatürk’ün karsısına çıkmamış bir engel var mı?  
Başarınızın önündeki engel ne?  
Paranız mı yok?  
Atatürk’ün de yoktu!  
Sağlığınız mı bozuk?  
Atatürk’ün de bozuktu!  
Çevrenizde sizi çekemeyenler mi var?  
Atatürk’ün de vardı!  
Bazı yakın arkadaşlarınız sizi arkadan mı vurdu?  
Atatürk’ü de vurdular!  
Hakkınızı mı yiyorlar?  
Atatürk’ün de başına gelmişti.  
Geçmişte bazı denemelerinizde başarısız mı oldunuz?  
Atatürk de olmuştu!  
Atatürk kişisel kurtuluş savası ile ülkeyi kurtarma savasını birlikte götürebilmişti. 
Ona, “para yok” dediler, “bulunur” dedi, “düşman çok” dediler, “yenilir” dedi.  
Ve sonunda tüm dedikleri oldu!
 
Atatürk’ün Gençliğe Hitabesi’nde niçin, “vazifeye atılmak için içinde bulunduğun şartların  
imkan ve şeraitini düşünmeyeceksin,” dediğini sanırım daha iyi anladınız.
 
Atatürk büyük yaşamak için yapılması gerekenleri de özetlemiş:  
“Büyüklük odur ki, hiç kimseye iltifat etmeyeceksin, hiç kimseyi aldatmayacaksın, memleket için gerçek ülkü neyse onu görecek, o hedefe yürüyeceksin. Herkes senin aleyhinde bulunacaktır, herkes seni yolundan çevirmeye çalışacaktır. İşte sen burada direneceksin. Önünde sonsuz engeller yığılacaktır. Kendini büyük değil küçük, araçsız, hiç telakki edecek, kimseden yardım gelmeyeceğine inanarak o engelleri aşacaksın. Ondan sonra sana büyüksün derlerse, bunu  
diyenlere de güleceksin”

ataturkKaynak: Mümin Sekman’ın “her şey seninle baslar ” kitabından, çarpıcı bir analiz

Zengin miyiz fakir mi? 

 

İster ülke olarak bakın ister bireysel, zenginlerle fakirler arasındaki uçurum giderek açılıyor. Üstelik zenginler daha zengin fakirler daha fakir olmaya devam ediyor.

Bu artık evrensel bir sorun olarak tüm dünyanın karşısında.

Zengin ülke fakir ülke deyimini daha yumuşak bir ifadeyle söylersek gelişmiş ülke ve geri kalmış ülke oluyor sanırım. Bir de bizim gibi orta direk yani gelişmekte olan ülkeler var.

Zengin ve fakir ülkeler arasındaki farkları ekonomik olarak herkes biliyor. Zenginliğin ve fakirliğin nedenlerini bir sonuca bağlamaya çalışan bir araştırmada ise şöyle diyor;

Zengin ve fakir ülkeler arasındaki fark, ülkelerin yaşı değildir.  
Mesela, Hindistan ve Mısır gibi ülkelerin 2000 yıldan fazla geçmişi vardır ve fakirdirler.    
Öte yandan Kanada, Avustralya, Yeni Zelanda gibi 150 sene önce isimleri bilinmeyen ülkeler kalkınmış ve zengin ülkelerdir.   
Doğal kaynakların var olup olmaması da zengin ülke fakir ülke arasındaki farkı yaratmaz.

Japonya ufacık bir adaya sıkışmış, yüzde 80 arazisi tarıma ve hayvancılığa uygun olmayan bir ülkedir ama aynı zamanda dünyanın ikinci büyük ekonomisidir.

Ülke dev bir yüzer fabrika gibidir. Bütün dünyadan ham madde ithal eder, sonra da bütün dünyaya bitmiş ürün ihraç eder.   
Diğer bir örnek, kakao yetiştiremeyen ama dünyanın en kaliteli çikolatasını üreten İsviçre´dir. Dört ay sürse de, kısa yaz döneminde toprağı da ekerler, hayvancılık da yaparlar.

Bu yetersizlikte bile ürettikleri süt ürünleri en iyi kalitededir. Bu ufak ülke yansıttığı güvenli ve çalışkan ülke imajı sayesinde dünyanın para kasası olmayı da başarmıştır.   
Zengin ve fakir ülkelerin yöneticilerini birbirleriyle karşılaştırdığınızda aralarında önemli bir fark bulamazsınız.   
Irk ve deri rengi de önemli değildir.   
Kendi ülkelerinde tembel olarak tanınan işçiler aslında zengin ülkelerin arkasındaki ana üretici güçtür.   
Peki; o zaman aradaki fark nereden gelmektedir?   
Fark, uzun yıllardır kültür ve eğitim ile içlerine işlenen değişik bakış açısıdır.

Zengin ve kalkınmış ülke insanlarının davranışlarını incelediğinizde, büyük bir çoğunluğun şu prensiplere yürekten inandığını görüyoruz;

 fakirzengin
1- Temel ahlaki kurallar   
2- Dürüstlük   
3- Sorumluluk   
4- Kanun ve kurallara saygı   
5- Başkalarının hakkına saygı   
6- Çalışkanlık   
7- Tasarruf ve yatırıma inanç   
8- İrade   
9- Dakiklik   
10- Kitap okumaya zaman ayırmak  

 Geri kalmış ülkelerde nüfusun çok küçük bir azınlığı bu prensiplere inanmaktadır. Önce, bireysel sonra ülke olarak hangi prensiplere yürekten inanıyor ve uyguluyoruz bir düşünelim…

Sonra, zengin miyiz fakir miyiz karar verelim!

Yazar

Yazmaya alfabeyi öğrenmeden, muhtemelen hayal dünyasında başladı. Çocukken masallara şarkılar, gençliğinde aşklara şiirler, öğrenciliğinde derslere notlar yazarken, kendini ekonomi üzerine haberler yazarken buldu. Yazdığı en iyi şeyin hayatı olmasını isterken, 'Hayat'ı 'köşebaşı'nda yazmaya devam ediyor...

FOTO GALERİ

Martı.jpg erkek-tarafi dugun Köy düğünü.jpg anne-kiz Büyükada.jpg gokcedaya-yolculuk Şenlik Yürüyüşü.jpg Martı2 Köy düğünü.jpg