Şankaya Vakfı!

 

Geçen hafta Milliyet Gazetesi’ndeki köşesinde Güngör Uras, Eskişehir’de düzenlenen müzik ve tiyatro festivalinden bahsediyordu.

Eskişehir’in son yıllarda önemli bir atılım içinde olduğunu ve şehir olarak yeniden dirildiğini biliyordum.Kültür ve sanat adına ise Anadolu Üniversitesi’nde gerçekleşen etkinliklerden haberdardım.Ancak geçen hafta okuduğum yazı beni hayli şaşırttı.Çünkü Eskişehir’in “bilim sanat ve kültür şehri” olma yolunda hızla ilerlediğinden bahsediyordu.

İstanbul’da gerçekleşen sanatsal etkinliklerin ve salonların rakamları kimseyi şaşırtmaz herhalde. Ama Eskişehir’de “sahneli” salon sayısının 12 olduğunu ve düzenlenen festivale yerli yabancı ortalama 300 sanatçının katıldığını söylersem eminim sizde bana hak vereceksiniz.

Eskişehirliler adına sevindirici olan bu durum, Bursalılar için üzücü olsa gerek. Çünkü kentimizde bu amaca hizmet edecek salon sayısı bir elin parmağını geçmiyor.

Günlük yaşantımızı devam ettirebilmek yani enazından karnımızı doyurabilmek için paraya ihtiyacımız var.Aynı ihtiyaç ruhumuzu doyuracan sanat içinde geçerli. Para olmazsa ne sanatçı yetişir ne de sanattan yararlanabiliriz.Sanatında bir ekonomisi var.

Her ülkede her sanat dalındaki sanatçıların eğitimi, deneyim kazanmaları ve tanınmaları, kişisel ve kurumsal desteklerle mümkün olmaktadır. Bu kişi ve kurumların maddi güce sahip olmalarından daha da önemli olan sanat ve sanatçının önemine inanmış olmalarıdır.

Türkiye’de son yıllarda sanatçıyı destekleyenlerin sayısı artmakta.Örnek vermek gerekirse İş Bankası’nın İş Sanatı, Akbank’ın Ak Sanatı bu kurumlar adına kültür hizmetini gerçekleştirmekte. Bu ayın sonunda kentimizde de gerçekleşecek Efes Blues Festivali Efes Pilsen’in katkılarıyla düzenleniyor. Bilkent Üniversitesi kurduğu Senfoni Orkestrasına hem maddi hem de sanatçı yetiştirerek destek vermekte. Eskişehir’de Zeytinoğlu Bilim ve Kültür Vakfı, İstanbul’da Sabancı, Koç, Eczacıbaşı, Aydın Doğan Vakfı kültüre, sanata yön vermeye devam ediyor.

İstanbullular bu nimetlerden yararlana dursun biz gelelim Bursa’ya…

Bursalılar sadece Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı (BKSTV)’nin düzenlediği festivallerle, belediyelerin etkinlikleriyle ya da birkaç popüler sanatçının verdiği konserlerle yetinmek zorunda kalıyor…

Oysa kentimiz nüfusu,sanayisi, dış ticareti ile ülkemizin en büyük ve zengin illeri arasında olmasına rağmen, sanata destek konusunda geri planda kalmış durumda.Bursa’da da sanatı ve sanatçıyı destekleyecek kurumlara ihtiyacımız var.

Bursa geçtiğimiz ay çok önemli bir sanayicisini ve büyüğünü Şükrü Şankaya’yı yitirdi. Arkasından kişiliği ve Bursa’ya kazandırdıkları ile ilgili çok yazılar yazıldı, düşünceler dile getirildi. Ardından mutlaka dile gelmemiş, gizli kalmış birçok yere desteği olduğuna da inananlardanım.

Kamuoyu tarafından pek bilinmeyen desteklerinden biri geçtiğimiz haftalarda basına yansıdı. Bursa Devlet Tiyatrosu’nda katkılarından dolayı merhum Şankaya’nın adına bir köşe yapıldı. Şankaya’nın adı Türk ve Bursa Sanayisi’ne yaptığı katkılar ile bir çok yerde yaşayacak.

Ancak ben bu adın sanayi dışında, sosyal faaliyetlere verdiği önemin yanı sıra, kültüre, sanata, eğitime ve geleneksel değerlere sahip çıkacak bir vakıfla daha da yüceleceğine inanıyorum. Neden İstanbul’daki Sabancı Vakfı gibi Bursa’da da bir Şankaya Vakfı olmasın!

Sanatın ve sanatçının önemine inanmış ve kentin dinamiklerini harekete geçirecek gücün Şankaya adı altında oluşması eminim benim gibi birçok kişinin ortak dileğidir..

Şükrü Şankaya farklı kişiliği, değişik yaklaşımları, sosyal yaşama bakışı ile Bursa’da örnek bir şahsiyetti. Bu nedenle Şankaya Vakfı’da onun ve Bursa’nın adına yakışır bir kurum olacaktır…

MudanyaPort’u tartışalım…

 

Eylül ayında sizlere 2002 ve 2003 yılında Bursa limanlarına yanaşan lüks yolcu gemilerinden söz etmiştim.Dünyanın en büyük yolcu gemilerinden Cost Marina ve Cost Allegra kentimize uzun süren çabalar sonucu uğramış, ama bir daha ufukta görünmemişdi.

gemimudanyaOysa şirket yetkilileri kentimizin turistik ve tarihi dokusuna hayran kalmış, bundan böyle gemilerini Bursa’ya yanaştırma kararı almışlardı.Bursa’nın tanıtımı ve turizminin canlanması için son derece önemli olan bu kararın sürdürülebilir olması için maalesef yeterli çaba gösterilmedi. Oysa zengin turistleri taşıyan gemiler yaz boyunca ege ve akdeniz limanlarını aşındırdı durdu. Üstelik kışın gelme kararı bile aldılar.

Sevinerek mi yazayım üzülerek mi bilemedim!

Ekim ayının sonunda Mudanya yılın ilk turist gemisini ağırladı.Ama “Mudanya yılın ilk turist gemisini çamurlu iskelesinde ağırladı”…

Bursa Hakimiyet Gazetesi’nde yer alan habere göre Trabzon limanından 287 yolcu ile yola çıkan “Vistamar” adlı turist gemisi, Mudanya iskelesine demir attığında hoş olmayan bir manzarayla karşılaştı. Haberin fotoğraflarında da görülen manzara Avrupa Şehri olarak bilinen Bursa’ya hiç yakışmıyordu; İskele çamurluydu ama biz turistleri mağdur etmemek için yerlere gazete kağıtları sermiştik…

Habere göre iskelenin işletme hakkı Mudanya Belediyesi’ne ait. Ve geminin geleceği gün belli olmasına rağmen temizlik konusunda ilgisiz kalınmış. Kimse parasıyla daha fazla eziyet çekmek istemez…Böyle bir karşılamadan sonra ilçede 5 saat kalan gemi için alınan 2 bin 500 YTL’lik işgaliye parası ise doğal olarak acentalardan tepki almış.

Bursa dışında İstanbul, Trabzon ve İzmir’e uğrayan gemi yolcularının unutamayacağı tek liman Mudanya olsa gerek…Acenta yetkililerinin bu manzara karşısında düştükleri durumu ise hiç düşünemiyorum.Vezirmi olduk rezilmi siz karar verin artık…

Gemi (kruvaziyer) turizmi gözardı edilmemesi gereken bir konu. Kruvaziyer gemileriyle kültür ve alışveriş olmak üzere iki tür turist geliyor. Kültür için gelenler tarihi ve turistik mekanları tercih ediyor.Yeni bir pazar ve talep edenler ucuzluk arayan değil verdiği paraya eşdeğer bir tatil planlayan tüketiciler.Yunanistan gemi yolculuğu turizminden yılda 7 milyar dolar girdi sağlarken, Türkiye altyapı yetersizliği ve bürokrasi engeli sebebiyle ancak 1,5 milyar dolar kazanç elde edebiliyor.

2006′nın kruvaziyer turizmi yılı olacağı söyleniyor. İzmir ve Antalya bu fırsatı değerlendirmek için yatırımlara hız vermiş durumda. İzmir’de kruvaziyer turizmin geliştirilmesi amacıyla İTO ve Büyükşehir Belediyesi birlikte çalışıyorlar. Yine Antalya’da meslek odaları ve sektör temsilcileri işbirliği içindeler. Bunun yanısıra İstanbul’da her ne kadar yeri tartışılsa da Galataport yine bu amaca hizmet edecek.

Bursa’da bu pazardan pay almalıdır. Bunun için turistik yolcu gemilerini ağırlayacak, hizmet ve teknik yeterliliğe sahip bir limana ihtiyaç var. Bursa turizmine bu yönde katkı sağlanmalı, projeler geliştirilmelidir.

Şuanda kentimizde devam eden bir liman projesi var. 40 bin metrekarelik Güzelyalı İskelesi, İDO’nun en büyük iskelesi olacak. İskele projesi çalışmalarını sürdüren Büyükşehir Belediyesi, alanın 3′te 2’sini tamamlamış durumda. Devlet Liman Hava Meydanları (DHL)’den inşaat izin ruhsatının yıl sonuna kadar gelmesini bekleyen Büyükşehir, yılbaşından sonra ihaleye çıkacak.

Gazetelerde çıkan haberler ve edindiğim bilgiler hep iskelenin İstanbul-Bursa mesafesini 75 dakikaya ineceği yönünde. Bu projenin yada Mudanya’nın bu yıl ortalamanın üzerinde büyüme eğilimi içine giren gemi turizmini kazanmayı hedeflememesi Bursa turizmi için kayıp olur.

Sadece sınırları artık deniz gören Büyükşehir Belediyesi değil, Valilik, İl Kültür Turizm Müdürlüğü, BTSO, TURSAB, Konsolosluklar, Bursa’yı lüks gemilerin uğrak yeri haline getirmek için işbirliği içinde olmalıdır…

Bursa artık MudanyaPort’u tartışmaya başlamalıdır…

Tarihe geçecek espiri!

 

dilTürkiye-AB arasındaki üyelik müzakereleri başladığında Dışişleri Bakanı Abdullah Gül, AB Dönem Başkanı İngiltere’nin Dışişleri Bakanı Jack Straw, AB Komisyonu’nun genişlemeden sorumlu üyesi Olli Rehn basının önüne geçerek 3′lü bir açıklama gerçekleştirdiler.

Açıklama yapacağı sırada Abdullah Gül Jack Straw’a dönerek ‘Kulaklığını tak Jack Türkçe konuşacağım. Türkçe de ileride AB’nin resmi dillerinden biri olacak‘ dedi.

Gazetelerde Gül’ün bu konuşması tarihe geçecek espiri olarak adlandırıldı. Zaten salondakilerde bu sözlere kahkahalarla karşılık vermişti. Abdullah Gül ise konuşmasını Türkçe yaptı ve basın toplantısında soruları Türkçe yanıtladı.

Yabancı dil egemenliği ile birlikte Türkçe’deki yozlaşmanın gittikçe arttığı bir dönemde bana da tüm bu konuşmalar espri gibi geldi ne yalan söyleyeyim.

Günümüzde yaşam biçimimiz değiştikçe dilimizde değişmeye, yozlaşmaya başladı…

Yediğimiz, içtiğimiz, giydiğimiz, kullandığımız her şey, gittiğimiz her yer bu yozlaşmaya davetiye çıkarır oldu. Kendimizi türkçe ifade edemez duruma geldik.Oysa bir milletin dili en önemli zenginliğidir. Biz bu zenginliğe sahip çıkamazsak bir süre sonra başka dillerin egemenliği altına girmemiz kaçınılmaz olur.

Atatürk’ün “Ülkesinin yüksek bağımsızlığını korumasını bilen Türk ulusu dilini de yabancı dillerin boyunduruğundan kurtarmalıdır”sözleri günümüzde de yabana atılmamalıdır. Türkçesi olmasına rağmen persfektif (bakış açısı), partner (eş), data (veri), kriter (ölçüt) gibi yabancı kelimelerin dilimize yerleşmesinin özenti olduğuna inanıyorum.

Bir başka gerçek daha var ki oda dilimizdeki yozlaşmanın teknolojide ve marka yaratmadaki eksikliğimizi de ortaya çıkardığı…

Bu gerçeği size Bakan Gül’ün espiri yaptığı sırada mail box’ıma (posta kutuma) düşen bir hikayeden örnek vererek daha iyi anlatacağımı sanıyorum. Hikayedeki kahraman vatandaş “Türk Osman” …

Osman Bey, sabah saat 7.00′de Casio masa saatinin alarmıyla gözlerini açtı. Hugo Boss pijamalarını çıkarıp Adidas terliklerini giydi. WC‘ye uğradıktan sonra banyoya geçti. Clear şampuanıyla duşunu aldı. Colgate ile dişlerini fırçaladı. Rowenta ile saçlarını kuruttu. Bill’s gömleğini ve Pierre Cardin takımını giydi. Lipton çayını içti. Sony televizyonda flash haberleri izledi. Citizen kol saatine baktı. Aile fertlerine çav deyip Hyundai otomobiline bindi.

Blaupunkt radyosunu açarak, rock müziği buldu. Ağzına bir Polo şeker attı. Mega Center‘daki ofisine varınca, Casper bilgisayarını çalıştırdı. Microsoft Excel‘e girdi. Ofisboy‘dan Nescafe’sini istedi. Öğlen Wimpy’s Fast Food kafeteryaya gitti. Ayaküstü Coca Cola ve hamburgeri mideye indirdi. Camel sigarasını yakıp Star gazetesini karıştırdı. Akşamüzeri iş çıkışı Image Bar‘a uğrayıp JB’sini yudumladı, sonra köşedeki Shopping Center‘a uğradı. Eşinin sipariş ettiği Persil Supra deterjan, Sprite gazoz ve Johnson kolonyayı alarak kasaya yanaştı. Bonus kartıyla faturayı ödedi.

Hafta sonu eşi ile Showroom‘ları Dolaşıp Kinetix ayakkabı, Lee Cooper blue jean satın aldı. Akşam evde TV Guide‘a göz atan Osman Bey, zapping yaparak, Paparazzi gibi programları izledi. Saat 22.00′ye doğru Show‘da Türk dili üzerine panel başladı. Uykusu gelen Osman Bey, televizyonu kapatıp yatak odasına geçerken, kendini mutlu hissetti.

“Ne mutlu Türk’üm diyene” diye gerindi…

Yukarıdaki hikayenin her üç kelimesinin birinde geçen yabancı kelimeler dilimizin yozlaşmasının yanı sıra nasıl yozlaştığı hakkında da fikir sahibi yapıyor. Bu hikaye aynı zamanda AB uyum sürecinde bilim,araştırma, eğitim,kültür, bilgi toplumu,medya, teknoloji gibi alanlarda daha yapacak çok işimiz olduğunu da ortaya koyuyor….

 Önemli not: Yukarıda okuduğunuz Türk Osman Hicivi; Mart 2005 Tarihinde Anadolu Sevdası Edebiyat Dergisi birinci sayısında Muhsin Durucan imzalı ”Vatandaş” Türk Osman başlıklı düzyazıdan yola çıkılarak,  Harun Yiğit tarafından yazılmıştır.

Yazar

Yazmaya alfabeyi öğrenmeden, muhtemelen hayal dünyasında başladı. Çocukken masallara şarkılar, gençliğinde aşklara şiirler, öğrenciliğinde derslere notlar yazarken, kendini ekonomi üzerine haberler yazarken buldu. Yazdığı en iyi şeyin hayatı olmasını isterken, 'Hayat'ı 'köşebaşı'nda yazmaya devam ediyor...

FOTO GALERİ

dugun erkek-tarafi Büyükada.jpg Martı.jpg aykut-teyze Martı2 Hey özgürlük.jpg anne-kiz Şenlik Yürüyüşü.jpg Köy düğünü.jpg