KEY(f)iniz yerinde mi?

Başbakan iki sene önce müjdeyi verirken söylemişti;

KEY’lerinizi ödeyeceğiz ama bilesiniz bunun kaydı kuydu yok!” diye…

Şimdi KEY paralarının SEKA’da yandığını öğrenince ne demek istediğini daha iyi anladık.

Belliki zaten karışık olan hesapların üstüne birde arşiv yangını olduğunu bizden önce biliyordu da, hazırlıklı olalım diye uyarıyı baştan yapıyordu!

 Herkes bir karışıklığa hazırdı zaten de, durumun bu kadar fıkralık olacağına muhtemel vermek istemiyorduk!  Verilsin de bakarız” diye düşündü önce herkes. key

Sonuç; Bunada şükür!” diyenlerle, Hay ben böyle işin…” diyenlerle ikiye bölünmüs durumdayız. Ancak ne zamana kadar ağlanacak halimize güleceğiz bilemiyorum.

Artık “Burası Türkiye olur böyle şeyler” lafınıda kaldıramıyorum. Çünkü bu cümle tembelliğin, hesap sormamanın bahanesi, vurdumduymazlığı gibi geliyor. Biz ağlanacak halimize fıkralar üreterek gülmeye devam ediyoruz sadece.

KEY fıkraları da üretilir diyeceğim ama, sürece ve şikayetlere bakıldığında gerek kalmadığını görüyorum.

 Bakınız; Arşivler paralar “nasılsa ödenmez” diye yakılıyor. (Doğru ya ne bu ülkenin sahibi var ne de dijital arşivden haberdarız !)

Resmi gazetede şanslı (?) olanların kimlik ve sosyal güvenlik nosu ilan ediliyor. Dolandırıcıları akıl edemeyen internet gazeteleri önce listeyi aynen yayınlıyor sonra yayından kaldırıp program kuruyor.

E bu sürede üçkağıtçıların da eli armut toplamıyor ya! Sahte KEY mailleri banka hesaplarını ele geçirmek için posta kutularına düşmeye başladı bile. Gerçi vatandaş bile bulamamış umduğunu, hırsız da bulamayabilir. Çünkü hesaplarında milyarlar bekleyip 50 yeni kurusları görenler var içimizde.

Daha listede adı olmayanlar ise dilekçe yazmakla meşguller. Numaraların karışıklığı ise ayrı bir durum. Kimlik numarası ile adını bulamayanlar, sosyal güvenlik numarası ile alacağı olduğunu tespit ediyormuş. Ancak bununla kalıyorlar çünkü paraları bankaya kimlik numarası üzerinden yattığı için alamıyorlar! İstersen onaylı muhtar kaydı ile git. İmkansız!

Birde sosyal güvenlik numarasından başka isimler çıkanlar var. Anlayan beri gelsin. Sahi bu kuruşlar, 5 liralar ne olacak peki? Eminim ki kuyrukta eziyet çekmek istemeyip bankaya bağışlayanlar çoğunluktadır. Nereye kalacak bu paralar belli mi? Açıklık getirilmeli diyorum acilen.

Bari şöyle temeli sağlam, yıkılmayacak bir eğitim kurumuna bağışlansın da;  En azından kaçan KEY(f)imiz, yerine gelsin!

Festival Tayyare’ye yakın olanlara

 

“47. Uluslararası Bursa Festivali” programı açıklandı. Festival programı hakkında ‘Bu yıl program iyi değil, eh idare eder, süper gibi’ yorum yapmak adettendir.

Bir de daha gitmeden “beğenmedim” demek köşe yazarları arasında daha makbul sanki. Ama benim konum, programın içeriği, kimlerin geldiği ile ilgili değil.

Bursa Büyükşehir Belediyesi ve Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfınca (BKSTV) tarafından düzenlenen festivale gidememekle ilgili. Festivalin Bursa için şans olduğunu dile getirenlere katılmıyorum. Çünkü bence asıl şans bu festivale dinleyici olarak katılmayı başarabilmek. Festivale katılacak sanatçılar açıklanmadan önce merakımız başlıyor.

Yanlış anlamayın! “Acaba bu yıl kimler gelecek, biz kimleri dinleme fırsatı yakalayacağız” diye değil, “Acaba bu yıl bilet bulabilecekmiyiz, bilet alan şanslılar arasında olacakmıyız” diye.

Bu cümlede yanlış anlamaya çok müsait. O yüzden daha açıklayıcı olmam gerekiyor. Bilet bulamamak festivalin başarısını göstermiyor çünkü. Daha ilk günden biletlerin tükendiği haberleri, açık havayı dolduran 3 bin 500 kişinin bilet almak için kuyruğa girdiği anlamına gelmiyor.

1,5 milyon YTL’lik festival halka değil.

Büyükşehir Belediye Başkanı Hikmet Şahin de ifade ediyor zaten; “Bu yıl da hemşehrilerimizi yurt içi ve dışından seçkin sanatçılarla buluştururken, festival kapsamında halk konserleri düzenleyeceğiz”

Yani halk yani bizim için ilçelerde konserler düzenlenecek merak etmeyin! Yetinin…

Uluslararası festival, Tayyare’nin yakınında çalışan, oturan yani bilet alma şansını yakalayanlara. Bu festival birde daha şanlı olanlara.

Onlar ise genelde konserin ortasında gelip herkesin dikkatini dağıtan protokol, protokol sayılan yakınları ve seçilmiş gazetecilerden oluşuyor… Geçen yıl konser bileti alabilen, şanslılardandım. Birlikte konsere gitmek isteyen ama bilet bulamayan arkadaşlarım oldu. Bu normal koşullarda çok doğal karşılanabilir. Ama biletlerin tükendiği ve hiçbir şekilde bilet bulunmayan konser başladığında açıkhavanın yarısının boş olduğu görmek hiç normal değildi!

Öyleki arka sıradaki biletimle, istediğim sırada oturmam, yer değiştirmem mümkün olabildi… 46.festivalde bu deneyimleri yaşayanlar ilk günden Tayyare’ye koştu. Ama istedikleri konserlere yani bilet bulamadılar. Şaşkınlıklarını benimle paylaştılar bende sizinle.

Bilet gişesindeki arkadaşlar zaten kaç tane bilet sattıklarını bilmiyor! Cevap yetkili ağızlarda.

Bursa Kültür Sanat ve Turizm Vakfı Genel Sekreteri Akif Koçyiğit’e sorduk; Tayyare Kültür Merkezi’ne kaç tane bilet verildi? Konser günü kaç tane bilet satışa sunulacak? Protokole ve protokol sayılanlara ve basın mensuplarına kaç davetiye gönderildi?

Cevabını bekliyorum, geldiğinde yazacağım…

Sofralardaki tehlikeye, yasa hazırlığı

 

Yediğimiz ürünler ne kadar doğal, sağlıklı bilmiyoruz. İçimizde hep bir şüphe, ne yediğimize dair…

GDO’lar yani Genetiği gdoDeğiştirilmiş Organizmalar kulağımıza pek yabancı değil ama midemizle dost olup olmadığına dair endişeler sürüyor. Çünkü bugüne kadar hiçbir denetim yapılmadan piyasaya sürülmüş ürünler mevcut.

Genleriyle oynanmış yani özel genler eklenmiş ürenler arasında; mısır, pataes, soya, buğday, pamuk, domates, pirinç ve bazı balık türleri sayılıyor.

Ürünlerin genleriyle daha fazla ve dayanıklı ürün almak adına oynanıyor.

Ürünlerin yapılarına bikti bakteri veya virüs gibi herhangi bir canlıdan alınan genler eklenerek, müdahale ediliyor. Belki tarlada yetişirken ürünler zararlı böceklerden etkilenmiyor ama tüketimi yapan bizler için aynı şey sözkonusu değil.

Genetiği değiştirilmiş ürünlerle ilgili karşıt görüşler bulunmakta. Hastalığa yol açtığını savunanların yanında, açlığa çare olacağını savunan bilim adamları da var. Uzmanlar genlerin hücre değişimine neden olduğunu belirtirken, Türkiye’deki ciddi kanser artışlarına da dikkat çekiyor.

İddia çok…

Yine aslında Türkiye’de yasak olmasına rağmen 700′den farklı ürünün ülkemize girdiği bu iddialardan birisi.Yararlı ya da zararlı GDO’lar soframızdalar ve denetleyecek yasal altyapı yok.

Avrupa bu ürünlere direnirken, konuyla ilgili yasa tasarısı ise ülkemizde Meclis yolunda. Tüm dünyada tartışma konusu olan GDO’larla ilgili yasal bir zemin oluşturulması bu anlamda büyük önem taşıyor.

Yasa tasarısına göre; genetiği ile oynanmış ürünler, özel olarak geliştirilmiş olanlar dışında bebek mamalarında ve küçük çocuk ek besinlerinde kullanılamayacak. Ürünlerin ithalini ve yetiştirilmesini yeni oluşturulacak biyogüvenlik kurulu denetleyecek. Ürünlerin sakıncaları tespit edilirse imha edilecek.

Ancak uzmanlar yasanın ceza konusunda eksik olduğunu belirterek sorunları çözmeyeceğini düşünüyor. Yani tüketicinin hakkını nasıl arayacağı belli değil.

Hepimizi ilgilendiren bu konuda yasa çıkmadan ilgili meslek kuruluşlarına kulak verilmeli ve meslek kuruluşları ise üzerine düşen görevi sonuna kadar yerine getirmelidir.

 

 

Aman petrol!

petrol4“Aman petrol canım petrol

Artık sana sana muhtacım petrol” …

Ajda Pekkan’ın yıllar önce Eurovision şarkı yarışmasında söylediği bu şarkı Türkiye’deki petrol sıkıntısını yansıtıyordu. Dilimize yerleşen bu nakarat enerji ile ilgili her sıkıntıda (ki hiç geçmedi) tekrarlanıveriyor. Şimdilerde daha çok benzin istasyonlarına giriş yapanların şarkısı.

Çünkü eskiden 100-130 liraya dolan depolar artık 150-200 liraya doluyor. Üstelik artık dizel otomobil olması da çok fark etmiyor.

Artık dizel ya da benzinli motorlar arasında çok fark yok.

Bir litre benzin ile bir litre Eurodizel arasındaki fiyat farkı sadece 22 kuruş. Suçlu aranacak olursa bir değil iki değil… Rafinerileri vuran tufanlar, petrol üreten ülkeler teşkilatı OPEC, 11 Eylül olayı, Irak Savaşı… Saymakla bitmiyor!

Ancak sonuçlar ortada;

Ajda Pekkan 80′li yıllarda şarkısını söylerken 20 dolar olan petrol, 2005′te 54, 2006′da 65, 2007′de 96 ve bu yıl 110 dolara çıktı. Hal böyleyken üstüne benzinle dizelin fiyatı neredeyse eşitlendi. Arabaya binmeyi geçtik, vergi yükü ile birlikte ticari anlamda özellikle nakliyeciler ‘buna bir çare bulun, yok olmak üzereyiz’ diye feryat ediyor. Çünkü genelde mayıs ayında ucuzlayan benzin fiyatları şimdi ucuzlamıyor.

Benzinle dizel fiyatlarının yan yana gelmesinin nedeni rafinaj meseli olarak açıklanıyor. Bir varil ham petrolün sadece yüzde 15′inden benzin, yüzde 35-60 arası ise motorin elde ediyorsunuz. Dolayısıyla motorin benzine göre daha ucuz daha az maliyetli oluyor. Ancak Amerika’daki ve dünyadaki trendi göz ardı ettiğinizde!

Mazot fiyatları taşımacılık ve ısıtmada da kullanıldığı için, şu anda dünyada 50 ppm yani düşük kükürtlü süper benzin 1067 dolara satılırken 50 ppm yani Euro dizel diyebileceğimiz dizelin fiyatı 1239 lira.

Dizel dünyada daha pahalı bir ürün haline gelmiş durumda. Eğer dünyadaki trende benzer bir durum ülkemizde de yaşanırsa 5-10 bin fazla ödenerek alınan dizel arabaların kıymeti pek kalmayacak. Tabi düşük kükürtlü motorin kullanımı sadece otomobilde değil, sanayide, elektrik üretiminde, ısınmada, tarımda kullanılıyor. Yani tüketim gittikçe artmakta.

Uzmanlar dizel fiyatının benzin fiyatını geçmesini 40 yıl içinde ilk defa gördüklerini beyan ediyorlar. Bu nedenle beklenti eylül ayında dizelin benzin fiyatını Türkiye’de de geçebileceği yönünde.

Lük(ü)s Hayat

 luks

“Lüküs hayat, lüküs hayat

Bak keyfine yan gel de yat

Ne güzel şey, oh ne rahat

Yoktur eşin lüküs hayat…”

Kulağa hoş geldi değil mi?Ama çoğumuza da yabancı. Oysa bu dünya üzerinde parası çok olup nereye harcayacağını bilemeyenler var. Onların yaşadığı hayata lüks hayat deniyor.

Lüksün temelinde kişiyi ayrıcalıklı ve farklı hissetirmesi yatıyor.Bu tanıma göre o zaman lüks hayat herkese göre değişebiliyor.

En azından gazetecilere sorsanız, kendi için kullanabildiği zaman, bayramlarda yapabildiği tatil lüks hayata eşit olacaktır. Ama tabi bir dolma kaleme verilen 150 bin doların açıklamasındaki lükse bakarsak; En iyinin en iyisi, kaliteli olacak, belirli bir gelenekten gelecek, çok iyi bir işçilikle yapılmış olacak ve sınırlı sayıda üretilecek.

Eh o kadar para sayacaksın, elbette senden başka kimsede olmayacak. O zaman tanımın içine biraz da bencillik koymak istiyorum izninizle. Hepimiz ‘Ekmek elden su gölden’ dönemlerini çocukken yaşadık ya da iş hayatına atılana kadar.

Hayat oldukça zor. Para kazanmak da. Harcama kısmı da aslında çok kolay değil. Çok parası olan bitiremez az olan da bitsin istemez. Çoğu azı farketmiyor yine de, sonuç değişmiyor; tüketim toplumu olduk çıktık!

 Nerden bulaştık şimdi bu lüks hayata?

32 yıldır Amerika’da çıkan ve son derece özel insanlar için hazırlanan Robb Report Dergisi artık Türkiye’de de yayınlanıyormuş! Onun haberini vereyim dedim.

İyinin iyisini arayanlar, parasını nereye harcayacağını bilemeyenler için Türkçe hazırlanmış. Demek ki Türkiye’de böyle bir okuyucu potansiyeli var!

Zaten dergiyi hazırlayanlar Türkiye’de lüks sektörünün her yıl yüzde 10 oranında büyüdüğünü açıklıyor. Türkiye ekonomisinin ortalama yüzde 5 büyüdüğünü düşündüğümüzde rakamın ne kadar ciddi olduğu ortada.Her dönemin gizli, hatta artık ayen beyan zenginlerini yarattığının da altını çiziyor bu rakamlar.

Neymiş efendim atasözümüz; “Para ile imanın kimde olduğu bilinmezmiş”

Zenginliğin sonu yok. Ama teselli olacaksa yazayım, mesela Phuket’deki Trisara’nın geceliği 4.250 Euro kadar ama herkesi almıyorlarmış!

Paranın yanında giyim kuşamınıza, kültürünüze, eşinize dostunuza yani jetgillerden olup olmadığınıza da bakıyorlar. Yani sadece ‘Ye kürküm ye’ işlemiyor burada.

Yine de “Zenginin parası züğürdün çenesini yorarmış” misali, ben böyle kalem oynatır siz okurken, yazlık ev fiyatına geçe çantası alanlar, bir yıllık maaşınıza bir gecelik tatil yapanlar oldu efendim. Para herşey midir, para olunca hayat gerçekten güzel midir peki?Kaliteli yaşamın yolu paradan mı geçer sadece! Düşünelim iyice…

Bakınız İngiltere Kraliçesi II. Elizabeth istediği herşeye sahip olabilir ama Bursa’ya gelmişken meşhur İskender Kebabı’nı tadamadan gidiverdi.iskenderkebapelizabet

(Et yemediği için)

Yani parayla herşey alınabilir ama damak tadını almak mümkün değil!” Diyeyim de yine teselli olsun…

Yazar

Yazmaya alfabeyi öğrenmeden, muhtemelen hayal dünyasında başladı. Çocukken masallara şarkılar, gençliğinde aşklara şiirler, öğrenciliğinde derslere notlar yazarken, kendini ekonomi üzerine haberler yazarken buldu. Yazdığı en iyi şeyin hayatı olmasını isterken, 'Hayat'ı 'köşebaşı'nda yazmaya devam ediyor...

FOTO GALERİ

erkek-tarafi Hey özgürlük.jpg Köy düğünü.jpg Büyükada.jpg Şenlik Yürüyüşü.jpg dugun Martı.jpg Köy düğünü.jpg anne-kiz aykut-teyze