Röportaj; Eylem Adamı Ali Nasuh Mahruki

Everest_zirve_3 

 Örgütlü toplumun güçlü toplum olduğunu her fırsatta vurgulayan Arama Kurtarma Derneği (AKUT) Başkanı Nasuh Mahruki, Türkiye’de yaşadığımız bir çok sıkıntının başlıca sebebini dağınık olmaya bağlıyor.

17 Ağustos depreminin onuncu yılında konuştuğumuz Mahruki, depremin yarattığı krizin getirdiği fırsatlardan yeterince yararlanılmadığını anlattı.

Vatan lafla değil eylemle sevilir” diyen Mahruki ile motosikletiyle Asya turuna çıkmadan önce, hayatında hiç görmediği insanlar için çaba gösteren AKUT’u, küresel iklim değişikliğini ve hedeflerini konuştuk.

Röportaj: Sibel Bağcı Uzun

  • AKUT’un kuruluş hikayesi nedir?

AKUT’u 1994 yılı Kasım ayında bir dağ kazası sonrasında kurmaya karar verdik. Yıldız Teknik Üniversitesi’nden dağcı iki öğrenci Bolkar dağlarına bir tırmanış yaparken kayboldu. O zamanlar dağcılar doğaçlama olarak bölgeye gider, arama kurtarma çalışması için organize olurlardı.Çok büyük bir operasyon yapıldı fakat çocuklar bulunamadı.

Bu olaydan sonra aralarında benimde bulunduğum küçük bir dağcı grup birtakım öngörülerde bulundu. “Bir musibet bin nasihatten iyi derler” ya, bizimde öyle oldu. Bu öngörülerden birincisi şuydu; Türkiye nüfusu çok genç ve doğa sporlarına da giderek artan bir ilgi başladı. Önümüzdeki yıllarda çoğu öğrenci olmak üzere birçok genç doğa sporları ile ilgilenecek ve dağlara çıkacaklar. İkincisi buna bağlı olarak dağlarda ve doğada kazalar da meydana gelecek. Bu saptama doğrultusunda bir gerçek daha varki, bir dağcı kaza geçirirse dağcılık sporunun kendi iç dinamikleri, malzemesi, doğa koşulları sebebiyle, ona diğer dağcılar yardım edebilir. Gelecekte dağ ve diğer doğada olabilecek olası kazalara karşı örgütlenmeye, önlem almaya karar verdik.

1995 yılı bu konuda araştırma ve öğrenme çalışmaları ile geçti. Tabi ekip olarak arama, kurtarma, ilkyardım gibi konularda kendimizi geliştirmek için seminerler aldık. O sırada şunu da farkettik ki Türkiye’de belli bölgelerde birkaç yılda bir seller meydana geliyor. Plansız kentleşme, dere yataklarının kurutularak yerleşim yerlerinin kurulması gibi üç kuruş rant elde etmek uğruna çok ciddi tehditler yaratabilecek çalışmalara imza atılıyor. O zaman misyonumuzu daha geniş tutmaya karar vererek 1996 yılının 14 Mart’ında AKUT’u resmi olarak kurduk.

Yalikoy Operasyonu  2Tamamen gönüllü olarak hiçbir karşılık beklemeden tamamen içinde bulunduğumuz bu ülkeye bu coğrafyaya hizmet etmekti asıl amacımız.Öyle birşeyki hayatınızda hiç görmediğiniz tanımadığınız belkide hiç görmeyeceğiniz insanlar için yaptığınız bir çalışma.

Yeri geldiğinde yurtdışına bile çıkarak afetlerde insanların hayatını kurtarmak için çaba gösteriyorsunuz.  

  • AKUT’tan başka böyle bir yapılanma var mıydı?

AKUT kurulduğu zaman Türkiye’de bu amaçla kurulmuş ilk sivil toplum kuruluşu oldu.AKUT’u kuran kadro dağcılardı Türkiye’de. Buda enterasan bir saptama aslında; 1996 Cumhuriyetin 73′üncü yılı.1999 yılı depremi yani Cumhuriyet’in 76′ıncı yılına kadar ne kadar dağcılardan başka hiçbir örgütlü yapı arama ve kurtarma konusunda sivil örgütlenme kurmayı akıl etmedi. Bu örgütlülük, dağcılık sporunun tamamen takım çalışması ile riskli ve tehlikeli bir spor olması, dağlara ve doğaya sürekli çıkabildikleri için özellikle arazi koşullarında her şart altında kendi başlarının çaresine bakmayı bilen insanlar olmasından kaynaklanıyor.

  • Deprem gündemde miydi ozamanlar?

 AKUT 1995 yılında çalışmalarını yaparken Türkiye’nin aktif fay hatları üzerinde bulunduğu gerçeğini de bilerek, 1997 yılında Ahmet Mete Işıkara’dan bir seminer de almıştı. Işıkara özellikle Marmara bölgesinin deprem gerçeğini anlatarak, deprem konusuna çok ağırlık vermemizi söylemişti. Başka yerlerde de bilimadamları bir çok kişiye bir çok kuruma anlatıyordu ama bu bilgileri en çok ciddiye alan kurum AKUT oldu.

Deprem çok farklı bir alandı ama kendimizi yetiştirmeye karar vererek, çalışmalarımızı yoğunlaştırdık.Türkiye’de hiç kimsenin depremden bahsetmediği, depremi umursamadığı, bu gerçeğin farkına bile varmadığı dönemde,Eyüp Belediyesi ile bir çalışma yaptık. Bir bina yıkılmadan önce içine ev eşyaları, plastik mankenler, okul sıraları yerleştirerek, enkaz altında insanların ne şekilde kaldığı, nerelerde dururlarsa sağ kalma şanslarının daha yüksek olduğunu araştırdık. Ve 1998 yılında Adana-Ceyhan depremi yaşandı. AKUT’un bu döneme kadar yaptığı çalışmalar hükümetin dikkatini çekmişti. Bülent Ecevit, Türkiye’de sivil toplum örgütlerinin önünün açılması gerektiğine inanan ve bizi destekleyen bir tutumu vardı. Ve Adana-Ceyhan depremi yaşandığında biz İstanbul’dan Başbakan Ecevit’in uçağıyla bölgeye gittik ve ilk deprem deneyimimizde çok etkili bir çalışma gerçekleştirdik. Yaklaşık 20 kişilik AKUT ekibi, 28 kişinin enkaz altında kaldığı bir apartmanda sıra ile 5 gün çalıştı. 2 yaşamın kurtarılmasına katkı sağladı.

Ecevit Hükümeti,15 Ocak 1999 tarihinde AKUT’a Bakanlar Kurulu kararıyla Kamu Yararına Çalışan Dernek statüsü verdi.

SB-NM

ÖRGÜTLÜ TOPLUM GÜÇLÜ TOPLUMDUR

  • 17 Ağustos depreminde neler yaşandı? 

17 Ağustos 1999 depremi çok ciddi bir kriz ve kitlesel afete dönüştü ve tarihte yerini aldı. Türkiye’de kimse böyle büyük bir olayı tahmin etmiyordu. Kitlesel afet olduğunda kaynaklarınız yetersiz kalıyor ve nekadarını kurtarabiliyorsanız okadarını kurtarıyorsunuz. Türkiye 1999 depreminde bütün kurumlarıyla, bütün yurttaşlarıyla müthiş bir dayanışma, birlik beraberlik duygusu gösterdi. Depremin nekadar büyük bir yıkıma yol açtığına devletin kendisi neredeyse 24 saat sonra farkına varabildi ama fabrika işçilerinden öğrencilere, işadamlarına kadar yurttaşlar akın akın bölgeye geldiler. Hiçbirşey yapamazsak taş taşırız dediler. Acıları hep birlikte atlatabildik.

  • Bütün bu süreç içerisinde AKUT sivrilen isim oldu…

Bunun sebebi şu; binlerce onbinlerce insan vardı ama hepsi tek tek bölgeye gelenlerdi. Ama biz gönüllü organize çalışan, dinamik bir yapıya sahip ve kurum kültürüne sahip tek örgüttük. “Örgütlü toplum güçlü toplumdur” doğru bir sözdür. Neyi nasıl yapacağını bilmeyen insanlar, AKUT’taki arkadaşların yanına katıldı. Değirmendere’de kurduğumuz lojistik kampımızda her gece binin üzerinde insan kalıyordu. Normalda bizim işimiz can kurtarmak, arama kurtarma işini yapmakken, lojistik kampı çok ciddi bir ihtiyaç olduğu ve işlerin organize edilmesini yapacak kimse olmadığı için onu da biz yaptık.

Aslında Gölcük’teki Donanma Komutanlığı en etkili ve en iyi şekilde eğitilmiş, işi üstelenecek kurumdu fakat kendisi de çok ciddi yaralar almıştı, toparlanması zaman aldı. Bu süreçte yardım dağıtma çalışmalarını biz koordine ettik. Yurtiçi ve yurtdışından gelen yardım kamyonları, tırları AKUT’a teslim edilecek diye geldiler.

  • AKUT’a neden bu kadar güvendi insanlar? 

O dönemde şöyle bir talihsizlik yaşandı biliyorsunuz.Şanlı bir geçmişi olan Kızılay ne yazıkki Türkiye’nin genel yapısından nasibini almış durumdaydı. Ve kendinden beklenen performansın çok altında kaldı. Normalde yardım çalışmalarının Kızılay tarafından koordine edilmesi gerekirken insanlar çok kızdıkları için, AKUT’a güvendiklerini, AKUT aracılığıyla depremzedelere ulaştırılmasını istediklerini söyleyerek, bize yolladılar. Ve biz biranda yüzlerce kamyonun arasında kaldık. Red edecek durumumuz olmadığına göre o işi de üstlendik.Çok doğaçlama bir şekilde oluştu.Arkadaşlarımız köylere inip ihtiyaçları tespit ediyorlardı, liste çıkarılıyordu. Giyim eşyasından ilaçlara kadar tasnif edilen malzemeler ihtiyaç sahiplerine ulaştırılıyordu. Görevimiz tamamlandığında Gölcük Donanma Komutanlığı’na herşeyi teslim ederek ayrıldık.Nasuh Mahruki1

Örgütlü toplum güçlü toplumdur. Türkiye’de yaşadığımız bir çok sıkıntının başlıca sebebi dağınık olmaktan kaynaklanıyor. Türkiye’de örgütlü yapı elbette var ama son derece az ve neyazıkki çoğu zaman kendi menfaetlerini ülkenin menfaetlerinin ötesinde görüyorlar.

Sokaktaki insan örgütsüz ve dağınık hareket ediyor. Sesimizi biraraya geldiğimizde duyuramıyoruz ya da sonucu etkileyemiyoruz.Biz 17 Ağustos depreminde 120 AKUT gönüllüsüyle yaptığımız çalışmalarla biranda örgütlü toplumun nekadar güçlü olabileceğini gösterdik.Ve Türkiye sivil toplum kuruluşlarının aslında neler yapabileceğini farketti ve başka bir Türkiye karşımıza çıktı.

  • 1999 depreminde gerekli dersleri aldık mı?

1999 depremini de ne yazık ki çok etkili bir şekilde kullanamadık. Onda da şöyle bir talihsizlik oldu. Normalde biliyorsunuz bütün krizler hem bir tehlikeyi hem de bir fırsatı işaret eder. Çin alfabesinde de çok güzel dile gelmiştir bu. Kriz kelimesi, tehlike ve fırsat anlamlarına gelen sembollerle yazılır. Yani her kriz tehlikeye işaret ederken o tehlike ile birlikte o hataları düzelterek bir sonraki süreçte daha sağlıklı yapılanmaya gidebileceğinizi gösterir.

Aslında 17 Ağustos depremi bize tüm hatalarımızı düzeltebilme fırsatını da verdi. Hatta bir iki gün sonra birçok düşünen insan “Biz şimdiye kadar ne yapmışsak yanlış yaptık, bedelini ağır bir şekilde ödedik” şeklinde yazdı. Beraberinde çıkan fırsat geçmişin hatalarından ders alarak elbirliğiyle yeni ve çağdaş bir Türkiye yaratabilmemizdi. Ve ogün yazan düşünen aklı başında gerçekten aydın insanların hemen hemen hepsi ortak duygusuydu bu. Ne yazık ki yine olmadı.

Benim altıncı kitabım “Vatan lafla değil eylemle sevilir” adında.700 sayfa ve bu kitabın dördüncü bölümünde 50 sayfalık bir makale vardır. Bu makale bu fırsatın bize kullandırılmadığını anlatıyor.

Bu kadar ağır bir bedel ödedikten sonra bu yıkımlar hiçbirşey katamadı maalesef. O kadar insan öldüğüyle o kadar tesis yıkıldığıyla kaldı.Ve biz yine aynı şekilde hayatımızı sürdürüyoruz.

Televizyonların, topluma hiçbir katmadeğer katmayan magazin programları, saçma sapan diziler, 2-5 saat yapılan maç yorumlarına bu kadar yer vermesini hiçbir iyiniyetle bağdaştıramıyorum.Ve maalesef biz de sessiz sessiz izliyoruz.Değişmesi için soru soran, telefon açan kaç kişi var. Hep birileri yapar diye bakıyoruz. Kimsenin de bir şey yaptığı yok. 17 Ağustos’ta en çok çalışmaları hep beraber yaptık. Ama onun bile arkası getirilemedi. DEPREM ARAMA KURTARMA_ MAYIS 200 BİNGÖ_ AKUT AKUT ARŞİV_

  • 1999′dan sonra AKUT çalışmalarına nasıl yön verdi?

Deprem yaşandığında 100-120 kişiydik. İstanbul ve Antalya’da iki takımımız vardı.1999′tan her yıl ekip sayımızı katlayarak ilerledik. Şu anda 18 ekibimiz var. Hızlı bir şekilde AKUT’u büyütmeye başladık.Bu yıl bitmeden belki 25 ekibe çıkartacağız. Çünkü AKUT’un çok iyi oturmuş bir kurum kültürü, bir duruşu, bir hiyerarşısi, bir modeli var. Bu modeli çok rahatlıkla Anadolu’nun değişik yerlerine uygulayabiliyoruz. Ama yerel yönetimlerin desteğini arkasına alan, yerel medyasından destek alan, yerel insanlardan oluşan ve o bölgenin insanına hizmet götüren bir model oluşturduk.

  • Sürekli büyüyorsunuz yani. 

Neden büyüyoruz sorusunun cevabı çok basit. AKUT kurulduktan ilk üç yıl içinde 12 arama kurtarma çalışması yapıldı. Geçen yıl 103 çalışma yapıldı.Biz ne kadar ekip sayımızı artırırsak okadar ihbar geliyor ve okadar çok hayat kurtarıyoruz.AKUT’un katıldığı çalışmalar 600′e yaklaştı.Kurtarılmasına vesiye olduğumuz insan sayısı 847 kişi.

Türkiye’de bu deneyime sahip başka hiçbir ekip yok.Çok farklı coğrafyalarda farklı şartlar altında çalışma yürütecek kabiliyette kendimizi yetiştirdik. AKUT ‘un farkı yamaç paraşütünde, depremlerde, dağ kazasında, sel felaketinde yani işin içinde can riski olan her şart altında arama kurtarma icra edebilecek bir modelimiz var. Agri_Dagi_Kurtarma

Ve sadece AKUT’a özgü bir model.Dünyada böyle bir örnek daha olduğunu tahmin etmiyorum.AKUT’un en büyük farkı aslında bu. aslında Anadolu insanının içindeki değerlerden, fedekarlıktan kaynaklanıyor. Biz ülkemizi ve insanımızı herşeyden daha çok sevdiğimiz için çaba gösteriyoruz. Hiçbir ekonomik karşılığı olmadan ekonomik, sosyal, özel hayatımızdan, üstelik yapılan ciddi karalama kampanyalarına rağmen çabamızı sürekli artırarak yaşıyoruz.

Ülkemiz için gençler için iyi bir rol model olmak istiyoruz.Mesela AKUT tişörtleri sokakta giyilmez, arabanıza ilgili bir şey yapıştıramazsınız, üzerinizde tişörtünüz varken sigara bile içemezsiniz.Gençlere yanlış bir etki yaratacak herşeyden büyük bir titizlikle kaçınıyoruz.Ama sivil toplum örgütünde çalışmak, gönüllülük demek böyle birşey. Mesainiz 24 saattir. Çünkü kurum size aittir. Ne kadar çok çaba gösterirseniz o kurum okadar yüceliyor.

AKUT’u biz kurduk ama bize ait değil. Türkiye AKUT’u ne kadar büyütmek isterse okadar büyüyecek. Sonuçta bu sosyal sorumluluk, yurttaşlık bilinci projesi.

 

KÜRESEL ISINMA BENİ GERÇEKTEN ENDİŞELENDİRİYOR

  •  Küresel ısınma gündemde olan bir konu ve siz doğanın değişikliklerine yakından tanık olan birisiniz. Neler hissettiriyor size?

 Çok tedirgin edici bir fotoğraf var. Bu fotoğraftan tedirgin olmamak korkmamak mümkün değil. Açıkcası ben çok endişe ediyorum. Çünkü olayı sadece su kaynaklarının tüketilmesi, havanın ısınması, orman yangınları olarak düşünmüyorum. Bunların tetikleyeceği başka sorunlarda olabilir. Göç mesela. Hersene binlerce insan göç etmeye çalışıyor. İşte Yunanistan-Türkiye arasında Ege Denizi’nde hababam insanları kurtarmaya çalışıyorsunuz. Ve bu sayı yüzbinler, milyonlar mertebesine çıkarsa ne olacak.Gerçekten çok büyük sorunlara, tramvalara, bölgesel çatışmalara, topyekün savaşlara yol açabilir. İşin o tarafı beni gerçekten endişelendiriyor.

  •  Peki sizin bir öngörünüz var mı? Bir beş yıl sonra şurası benim gördüğüm gibi olmayacak dediğiniz. Önlem için projeler ya da?

 Herşey değişiyor hiçbirşey eskisi gibi değil. Elle tutulur örneklerimden biri Klimanjaro Dağı. 1996 yılında gitmiştim bir de 2006 da gittim.Gerçekten çok fark var. O sadece dağdaki bir örnek. Bu örnek bütün heryerde geçerli aslında.Tatlı su kaynakları ile sorun olabilecek önümüzdeki yıllarda. Kuraklıkla birlikte sürekli orman yangınlarıyla ormanlar tükeniyor bu da çok ciddi bir durum. İnsanlar tüketim davranışlarındaki alışkanlıkları değiştirmezse ki kolay kolayda değiştirmesi mümkün değil, iyi bir gidiş değil. Biz şuanda küresel iklim değişikliklerine dikkati çekmek için bireysel kullanımı azaltmak için sürekli birşeyler söylemekteyiz değil mi? İşte dişinizi fırçalarken musluğu kapalı tutun. Bunu söylüyoruz öte taraftan bakıyorsunuz koca binaların hepsi ışıl ışıl. Yani o enerji bedava mı? Ne gereği var. Bu ne perpiz bu ne lahana turşusu derler adama.

Alışkanlıklarımızı eğer değiştireceksek hepberaber değiştirmemiz gerekiyor.Yoksa insan bu kampanyaların samimiyetine inanmıyor.

  •  Çarpık kentleşmede ciddi bir sorun, önüne geçemiyoruz. Bu anlamda yapılanlar yeterli mi?

 Hiçbirşey yapılmadı demek doğru olmaz.Birçok şey yapıldı ama yapılanlar yeterli değil. Daha fazlasını yapmak lazım. Çünkü problem büyük. Bu kadar büyük problem bu kadar çaba ile çözülmez. Problem 50 yılın birikimi oluşmuş. O zaman uzun soluklu eylem planları ile cevap vermek gerekiyor. Sadece arama kurtarma ekipleri kurmakla bu iş bitmiyor. Mevcut yapı stoklarının tamamının elden geçmesi ve birinci önceliğimiz cansa yıkılma riski olanlarında tamamen boşaltılması gerekiyor. Daha o kadarını bile çözemedik.

  •  AKUT’a katılmak isteyen gençlere, gönüllülere ne söylemek istersiniz?

 Herşeyi devletten beklediğimiz düzen bitti aslında. Herkesin üzerine düşeni yapması gereken bir dönem başladı Türkiye’de. Öğrenci ise derslerine çalışacak, sorumluluklarını yerine getirecekler. Çalışıyorlarsa hangi işte olursa olsun işlerini iyi yapacaklar. Bunu yaparkende biryandan yurttaş olmanın sorumluluklarını da yerine getirmeli.Bir yanlışlık gördüğünde ‘aman banane’ dememesi gerekiyor. Çünkü onu da ilgilendiren bir yanlışlık. O yüzden yurttaşlık sorumluluğu hep dikkat çekmeye çalıştığım şey. Yurttaş olmanın hakları olduğu gibi sorumlulukları da vardır.

 Sorumluklarımızı yerine getirdiğimiz takdirde bu ülke daha yaşanabilir bir yer olur. Yoksa kendimizi toplumdan soyutlar kendi küçük dünyamızda yaşarsak, bir takım çıkar odakları, çeteler, mafyalar, tarikatlar, güç birliği yapmış başka odaklar bizim üzerimizde bir tahakküm kurabilirler. Ve şuanda Türkiye’nin fotoğrafı da bu zaten.

 Sokaktaki insanında fikrini dile getirmesi düşüncelerine sahip çıkması gerekiyor. Gençlere söyleyeceğim en önemli şey bu. Bu ülke onlara ait ve kendilerine ait vatana, millete, Cumhuriyet’e sahip çıkmaları lazım.

Untitled-3

  •  Sizin üzerinizde çalıştığınız proje, yeni bir hedefiniz var mı?

Bende hedef çok. AKUT’u büyütmek, Everest’e bir daha çıkmak istiyorum. Şuanda 7′inci kitabımı yazıyorum. Bu sonbaharda yine motosikletle Asya tarafına bir seyahat düşünüyorum.

  •  Bursa hakkında da kısaca değerlendirmenizi alsak.

 Büyük bir ailenin parçası olarak hayatımızı sürdürüyoruz Bursa’da da. Zaten , öncesinde 911 Arama Kurtarma Derneği olduğu için, işlerini çok iyi biliyorlar. AKUT’la birlikte tabiki birçok şey daha da kolaylaştı. Burdaki ekip çok yetkin, çok donanımlı ve tecrübeli. Kurucu Başkanı Aziz Doğan yıllardır başında. Dolayısıyla hepsi kendi hayatlarını adamış insanlar. Bursa’ya çok yakışır bir ekip var burda.

  • Keyifli sohbet için teşekkür ederim

  • (Bu röportaj Park Magazin Dergisi Eylül sayısında yayınlandı)

AKUT BURSA:

AKUT Bursa Ekibi küçük teorik eğitimler verdiği yeni gönüllü adaylarıyla tanıştığı haftalık toplantılarını her perşembe 19:30-21:00 arasında yapıyor.

 AKUT Merkez İletişim Bilgileri :

Adres: Esentepe Büyükdere Cad. No : 120 34394 İstanbul – TURKİYE

Tel: 90 (212) 217 04 10 (Pbx) Faks: 90 (212) 217 04 22

Email: info@akut.org.tr Web: www.akut.org.tr

 AKUT BURSA Ekibi İletişim Bilgileri:

BURSA Ekip Lideri : Aziz Doğan 0 532 375 11 04

e-mail : azizdogan@akut.org.tr web: www.akut.org.tr/bursa

Adres: Fethiye mah. Nilüfer Hatun cd. No:139 Nilüfer / Bursa

(Milli Piyango Anadolu Lisesi Karşısı) Tel & Fax : 0 224 241 90 90

GSM: 0 549 301 14 27

ADY Sorumlusu :Abdullah Nişancıoğlu  GSM: 0 533 5178040

email : nisancioglu@gmail.com

 

Ali Nasuh MAHRUKİ,

21 Mayıs 1968’de İstanbul’da doğdu, ilk ve orta öğrenimini Şişli Terakki Lisesi’nde tamamladıktan sonra 1992 yılında Bilkent Üniversitesi İşletme Fakültesi’nden mezun oldu. Dağcılıkla 1988 sonlarında, isim babalığını ve üç yıl boyunca başkanlığını yaptığı Bilkent Üniversitesi Doğa Sporları Topluluğu’nda – DOST – tanıştı. Yazar, fotoğrafçı ve profesyonel sporcu olan Mahruki, dağcılık, mağaracılık, yamaç paraşütü, aletli dalış, motor sporları, yelken ve bisiklet sporları yapmaktadır.

Arama Kurtarma Derneği – AKUT kurucu üyesi ve başkanı, Ulusal Güvenlik ve Stratejik Araştırmalar Derneği – UGSAD, Türkiye Milli Olimpiyat Komitesi, Sualtı Araştırmaları Derneği – SAD, Gezginler Kulübü üyesidir. Bahçeşehir Üniversitesi’nde 3 yıl “Takım Çalışması ve Liderlik” dersi vermiştir ve bu konularda motivasyon seminerleri düzenlemektedir. Hürriyet ve Cumhuriyet gazeteleri eklerinde ve NOKTA dergisinde köşe yazarlığı yapmıştır ve çeşitli televizyon kanallarında belgesel programları hazırlamıştır. Halen ELEGANS dergisinde yazmaktadır.

Eserleri: 1995 – Bir Dağcının Güncesi, 1995 – Everest’te ilk Türk, 1996 – Bir Hayalin Peşinde, 1999 – Asya yolları, Himalayalar ve Ötesi; Yeryüzü Güncesi, 2007; Vatan Lafla Değil Eylemle Sevilir.

1992 – 1994 yılları arasında, Sovyet Asya’nın en yüksek (7000 metrenin üzerinde) beş dağına tırmanarak, (Khan Tengri – Lenin – Korjenevskoy – Communism – Pobeda) Rusya Dağcılık Federasyonu tarafından verilen “Kar Leoparı” ünvanını alan az sayıdaki batılı dağcıdan biri oldu. Dünyanın en zorlu ve tehlikeli 7000’lik dağlarından biri olan Pobeda dağının 8. solo tırmanışını yaptı.
1995 yılında, Everest dağına tırmanan ilk Türk ve dünyadaki ilk müslüman dağcı oldu.
1996 yılında, Camel Trophy Türk takımına girerek Kalimantan’da Türkiye’yi temsil etti ve ekip olarak, Takım Ruhu değerlendirmesinde dünya ikincisi, genel sonuçlarda dördüncülük elde ettiler. Aynı yıl, dünyanın yedi kıtasının her birinin en yüksek dağına tırmanmayı içeren, “Yedi Zirveler” projesini tamamlayan dünyadaki 44. dağcı ve en genci oldu. (Everest, Aconcagua, Vinson, Kilimanjaro, Mc. Kinley, Elbruz, Kosciusko.)
1997 yılında, motosiklet ile Türkiye, İran, Pakistan, Hindistan, Nepal ve Sıkkım’ı içeren 21.000 kilometrelik bir yolculuk yaptı. 8201 metrelik Cho Oyu dağına yaptığı tırmanışla, Türkiye’nin en yüksek solo tırmanışını gerçekleştirdi.
1998 yılında, 8516 metrelik Lhotse dağına yaptığı tırmanışla, Türkiye’nin en yüksek oksijen desteksiz tırmanışını gerçekleştirdi. Aynı yıl 8163 metrelik Manaslu dağını denedi.
2000 yılında, dünyanın en zorlu ve tehlikeli dağlarının başında gelen, dünyanın 2. yüksek dağı 8611 metrelik K2 dağının ilk Türk tırmanışını, oksijen desteksiz olarak gerçekleştirdi.
2001 yılında, Kuzey Alaska’nın son derece sert iklimi ve coğrafyasında, çok özel olarak hazırlanan “Arktik Koşullarda Hayatta Kalma” eğitimi aldı. 7546 metrelik Muztag Ata dağına tırmandı. (Türkiye’nin en yüksek kayaklı tırmanışı.)
2002 yılında, Himalayaları motosikletle aşarak Batı Tibet’teki kutsal Kailash dağını ve Everest dağının Ana Kampını ziyaret etti.
2003 yılında bugüne dek sadece bir kez gerçekleştirilen, dünyanın en kuzeyindeki 7000 metreden yüksek dağ olan Pobeda dağının kış tırmanışını denedi.
2003 – 2004 yılı, 55. Dönem Milli Güvenlik Akademisi eğitim – öğretim dönemini, bugüne dek ilk kez sivil toplum örgütlerinden kabul edilen bir müdavim olarak başarı ile tamamlamıştır.
2004 yılında, Kuzey Hindistan’ın Himachal Pradesh, Ladakh, Zanskar ve Keşmir eyaletlerini içeren, “5602” ve “5328” metrelerle dünyanın en yüksek araç kullanılabilen yollarının aşıldığı bir motosiklet seyahati gerçekleştirdi. ABD’nin 4 farklı eyaletinde, 4 üniversite, 2 doğada liderlik okulu, 5 arama ve kurtarma ekibi ve 3 Türk derneğinde, dağcılık, liderlik, arama ve kurtarma, Türkiye ve Türk Gençliği konularında seminerler verdi ve konuşmalar yaptı.
 

 
 

 

Hayatın keyfini çıkaran bir işkolik

 Özkan İrman-1

 

Kişiliği kadar renkli sohbetler yapan, yüzünden kahkahasını eksik etmeyen bir patron-çalışan Özkan İrman.

Ofis bağımlılığı olmayan, elinde telsiz telefonu, işyerinde terlikle gezmeyi tercih edecek rahatlıkta, ancak yeri geldiğinde köftenin maydanozuna karışacak kadar işkolik…

Amatör dalgıç, tarih meraklısı, hayatın keyfini çıkarmaya karar vermiş bir aile babası…

Minteks’in ortaklarından Özkan İrman bütün samimiyetiyle kendisini, her geçen gün büyüyen Minteks’in hikayesini, Emin Nallar ile ortaklığını ve gelecekten beklentisini anlattı…

 

Röportaj-Sibel BAĞCI UZUN

Özkan İrman kimdir? Kısaca tanıyabilir miyiz sizi?

15 Temmuz 1964  Bursa doğumluyum. İlk, orta ve lise eğitimimi Bursa’da tamamladım. 9 Eylül Üniversitesi İşletme Fakültesi mezunuyum. Okurken pazarlamayı çok seviyordum. Hatta pazarlama demeyelim de -Türkiyede hala ne anlama geldiği pek anlaşılmıyor-Marketing diyelim. Marketinge aşıktım, bu alanda uzmanlaştım.

AileAynı fakülteden eşim Selvinaz’la tanıştım evlendim. Eşim de Denizlili. Biliyorsunuz Denizli de tekstilin merkezlerinden. 3 tane çocuğumuz var. Kızım Irmak (19)hukuk fakültesinde okuyor, oğlum Arda (15) güzel sanatlara başladı. En küçük oğlum Tunas (7) ise ilkokul birinci sınıfa başlayacak.

Kişiliğinizi anlatsanız…

Fıkra anlatan, renkli sohbetler eden, işini seven ve işyerinde terliklerle gezen birisiyim…

Çalışanlarınız nasıl anlatır sizi?

Neşeli olduğunda yanına gidelim derler, onun dışında belki yanıma gelmeye korkarlar. Genelde arkadaş gibiyim çalışanlarımla. Ama disiplinsiz değilim, sevmem.Onlara sormak lazım aslında.

“ Minteks’i arayıp Özkan Bey’i sorduk elbette. İhracat departmanındakiler kendisini çok enerjik ve kreatif bulduklarını belirttiler. Üretim departmanının tespiti ise; eğer Özkan Bey o gün spor kıyafet giydiyse neşeli, takım elbise giydiyse çok disiplinli oluyormuş. Her iki departmanın ortak paydada buluştuğu nokta ise; Özkan Bey’in herkesin fikrine önem verdiği…”

Bir gününüzü nasıl geçiriyorsunuz?

Sabah kahvaltımı yapmadan evden çıkmam. İş yerime gelirken, 2-3 kişiye mutlaka yemek randevusu vermiş olurum. Ama unuturum genelde ve günde birkaç kez yemek yerim bu yüzden.Ofisim yok, oda bağımlısı değilim. Bir odam vardı, sürekli yöneticilerime verdim. En sonunda finansman yöneticimizin oldu. Telsiz telefonla gezerim şirkette.İlgilenmediğim iş yok. Restoranda köftenin maydanozuna bile karışırım. Deyim yerindeyse burnumu sokmadığım iş yok…

İş dışında hobileriniz var mı? Özkan İrman tatil deyince ne düşünür?

Yazlığım var Didim’de. Amatör dalgıçlık yapıyorum, Turna Koyu’nda dalıyorum. Futbol oynamaya bayılırım. Güncel, sansasyonel kitapları okurum.

Ne tarz kitaplar okursunuz?

Tarih hastasıyım. Osmanlı tarihini okurum. Ayrıca Murat Bardakçı’nın fanatiğiyim. En son Osmanlı’nın son hükümdarı Sultan Vahdettin hakkında bilinmeyenleri günışığına çıkarttığı Şahbaba kitabını okudum. Haber Türk’teki programlarını da kaçırmam.

Sizi etkileyen kitaplar var mı?

Amerikalı bir tıp doktoru olan Marlo Morgan’ın Aborjin yerlilerinin yaşamlarını anlattığı Bir Çift Yürek kitabı derinden sarsmıştır beni.

Bizimle paylaşmak istediğiniz ilginç anılarınız var mı?

En son üzücü bir olay yaşadım. Yakın bir arkadaşımı kaybettim Ahmet Kolday’ı…Evimizde ağırladık ve çok basit bir trafik kazasında kaybettik. Hayatın çok kısa olduğunu anladım bir kez daha. Avrupalı “Biz tesadüfen ölürüz. Türkler ise tesadüfen yaşar” diyor. Bu trafikte haklılar. Trafik canavarına dikkat çekmek gerekiyor.

Beş yıl sonra sizi nerede göreceğiz?

Hayat çok kısa. Şu anda 46 yaşındayım. Daha az riskle hayatın keyfini çıkarmak istiyorum. Bu elini eteğini çekmek anlamında değil ama daha az stresle yaşamak istiyorum. Stres her şeyin belası biliyorsunuz.

 

Minteks müşterisiyle büyüyor

Minteks-dışBiraz da iş konuşalım. Minteks’in kuruluş öyküsünü dinleyelim…

Minteks, Emin Nallar ve Özkan İrman ortaklığıyla 1994 yılının bir mayıs ayında kuruldu. Stok ürün alıp satma ile basladığımız ticari hayatımız, İzmir Yolu 27.km’deki tesisimiz ile devam ediyor.

Herkesin geçtiği yoldan biz de geçtik.15 yıllık süreçte sermaye birikimimiz geliştikçe, 30 bin metrekarelik arsamıza önce fabrikamızı yaptık. Küçük bir büfede tost ve çay satarken, daha sonra İzmiryolu karayolu ve önceden planlı otoban güzergahında olmamız bizi hizmet sektörüne doğru yönlendirdi ve tesisimizi kurduk. Şuanda fabrikamız ile birlikte 5 bin 600 metrekare kapalı alan olmak üzere, 30 bin metrekarelik alanımızda tam bir dinlenme ve cazibe merkezi yaratmış durumdayız.

Minteks tesisine gelenleri neler bekliyor?

Kompleksimiz içinde kendi ürünlerimizi sattığımız mağazamız bulunmakta. Bin kişilik sıcak soğuk yemek verebilecek mutfağımız ile kapalı restaurant ve terasımız, pastanemiz ile tam bir konaklama mekanıyız. Müşterimizi her türlü gıda ihtiyacını çok ucuza karşılayabilir. Bununla birlikte yol üstünde duraklayanlar için benzinliğimiz, çok temiz, hijyen lavabolarımız var. Kafkas’ın kestane şekeri gibi, Bursa’ya özgü ne istiyorsa hediye olarak bulabilir.

Ayrıca 10 bin metrekarelik bahçemiz, tavus kuşları, evcil hayvanlarımız ile müşterilerimizin ilgisini çekiyor. Tesisimizin şehir dışında olması da özellikle şehrin sıkıcı havasından kurtulmak isteyenler için bir fırsat.Minteks, müşterisi bir tek desenden bir set istese dahi şuanda onu üretecek teknik bilgi ve beceriye ulaştı. Daha doğrusu butik üretimi sanayi üretimine çevirdik.

Minteksin ürün çeşidi ve farkı nedir?

Minteks’in küçük havlu setinden 45 parçalık çeyiz sandığına kadar çok geniş bir yelpazesi var. Biz bir butik terzi edasıyla havlular, aksesuarlar dikiyoruz, nakışlar yapıyoruz. Yani hernekadar havlu sektörü için de bir firma olsakta, bizim yerimiz biraz daha ayrılıyor. Biz havluculuğun biraz daha butiğini yapıyoruz. Minteks, müşterisi bir tek desenden bir set istese dahi şuanda onu üretecek teknik bilgi ve beceriye ulaştı. Daha doğrusu butik üretimi sanayi üretimine çevirdi.

Havlu ve bornozla beraber ev tekstil ürünlerine de geçtik. Yavaş yavaş nevresimler, havlu eşofmanlar üretimi yapmaya başladık. Bu tanınırlığı turizm sektöründe de kullanmak istiyoruz açıkçası.

Müşteri neden Minteks ürünü almalı sizce?

‘Çeyiz için çok özel bir ürün istiyorum’ diyorsa Minteks’e gelmeli. Ya da ‘ben bir plaj havlusu istiyorum ve 20 yıl kullanacağım’ diyorsa, uzun ömürlü bir ürünü Minteks’te bulabilir. Fiyatlarımız çok uygun. İddia ediyorum kalitemize oranla dünyada böyle bir ürün fiyatı olamaz. Özellikle bu kriz döneminde özel fiyatlarla, kampanyalarla imkanlarımızı tüketicilerin lehine kullanıyoruz.

Minteks, stok ürün alıp satma ile başlayan ticari hayatını bugün 30 bin metrekarelik alanda yarattığı cazibe merkezi ile sürdürüyor. 15 yılda 3 kriz gördük. Başarımızın tek nedeni müşteri ile kucaklaşmayı seçmek.

Kriz döneminde uyguladığınız bir strateji var öyleyse?

Firmamızı kurduğumuz 15 yıl içinde ortalama 2,5 yıl yani 3 kriz gördük. Firmamız zaten 1994 krizi ile iş hayatına başladı. Krizle başlayıp krizle devam eden bir firma olarak biraz şerbetlendik diyebilirim. Krizle birlikte firmalar ‘ah, vah’ demek yerine tüketiciyi çekebilmeli. Teveccüh gösterecek neler yapıyorsunuz bu çok önemli.Müşterimizin bir tanesi aynen şöyle yazmış dilek kutusuna; ‘İlk defa ben ve çocuğum bornoz sahibi oluyoruz. Bunu sizin ekonomize yaptığınız katkı ile yapıyoruz. Mintekse çok teşekkür ediyoruz.’

Yani krizi fırsata dönüştürmek tüketici ile biraraya gelmek lazım. Her firmanın mutlaka çok büyük stokları vardır. Biz yüzde 50 reklam yüzde 50 ürün aksiyonu stratejisini benimsedik. Birçok işadamına da onu tavsiye ediyorum açıkcası. Pay olarak bir birimlik reklam yapıyorsak bir birimlik reklam değerini ürüne yansıtıyoruz ki tüketicilerle biraraya gelelim. İmalatımızda da tesisimizde de enterasan promosyonlar yapıyoruz. Mesela tüketiciye birebir 4,90′a bornoz satıyoruz.Kampanyamız yıl içinde ürünlerimizi farklılaştırarak devam edecek. Aslında bu indirim gibi de değil; biz tamamen tüketici ile kucaklaşıyoruz…

Sektörel anlamda tavsiyeleriniz var mı?

Tekstildeki kriz yeni değil. Kurun düşük olması ile birlikte son 5 yıldır yaşadığımız birşey. Önlemlerimizi alarak şuanki duruma geldik ve hizmet sektörüne adım attık . Ciddi anlamda da yatırım yaptık. Buda Minteks’in bu anlamda sektörel değişim yaşadığının göstergesidir. Önemli olan insanların gücü çerçevesinde büyümesi. Biz dikkatli, adımlarımızı yavaş yavaş atarak büyümek istiyoruz.

Dış ticaretiniz ne durumda?

Kilogram ve nitelik dışında, Minteks’in yaptığı en önemli şey katma değeri yüksek ürünler üretiyor olmamız. İç ve dış piyasada tanınan bir markayız. Belki satışlarımız birçok basic üretim yapan firmaya göre tonaj olarak düşük görünebilir ama, ülkeye giren döviz girdisi açısından sektör içerisinde iyi bir konumdayız. Şu anda son verilere göre 60′a yakın ülkeye ihracat yapıyoruz.

Minteks’in yatırım planları var mı?

Öncelikle bütün fikrimizi, aklımızı, sermayemizi, gücümüzü alanımızın her metrekaresini dantel edasıyla işleyerek tüketiciye çok uygun hale getirmeye verdik. İlk düşündüğümüz şey bulunduğumuz restoranı büyütmek ve gıda marketi ve mağazası ile yeni bir alan daha yaratmak. Mekanımız artık müşterimize dar gelmeye başladı. Birlikte büyümeye devam ediyoruz.

Mintekscafe-3

“Takım ruhunu bilmeyen ortaklık yapamaz.”

Minteks’i ve Emin Nallar’la ortaklığınızı başından beri biliyoruz. O halde Özkan İrman neden göz önünde pek olmadı, bu bilinçli bir tercih mi, yoksa bir kişilik özelliği mi?

Her ikiside diyebilirim. İşlerin hızlı ilermesi Minteks’e bağımlı yaptı. iş koliklik öne geçti. Aslında sosyal bir insanım ama bunu cemiyet hayatında çok fazla göstermeyi sevmiyorum.

Emin Nallar’la ortaklık nasıl bir duygu yaşatıyor size.

Zor bir soru. Ortaklık gerçekten bir evlilikten daha zor. Çok büyük özveri gerektiriyor. Eşinizle aranızda bir şey olduğunda güzel anlar hemen aklınıza geliyor, gönlünü alıyorsunuz ortaklıkta ise söylediğiniz şeyler daha üzücü olabilir. Bu nedenle daha fazla sabırlı olmak, fedakar olmak gerekiyor. Hem güzel, hem çok zor ortaklık. Gerçek takım ruhunu bilmeyen ortaklık yapamaz. Hep ben dememek biz demek gerekiyor.

Minteks dışında gelecekte Bursa’da düşündüğünüz bir yatırım var mı?

Minteks ilginç bir firma oldu. Minteks müşterilerinden çeşitli talepler geliyor. Minteks’in aynı konseptte, 3 yıldız 5 yıldızlı gibi minör majör şeklinde bayilerini açabiliriz. Manisa – İzmir yolunda Bodrum güzergahında ilk bayimiz açıldı zaten.

Bu ortaklığın gelecekteki hedefi nedir?

Biz bir aile şirketiyiz, çocuklarımız var. Ancak kurumsallaşmayı seçtik. Gelecekte şirketi çocuklarımızın değil profesyonel yöneticilerin yönetmesini istiyoruz. Çocuklarımız da elbet usta çırak yöntemi ile işi öğrenecek. Ancak aile şirketi sorunlarını bertaraf etmek istiyoruz. Kurumsallaşırken de esnek olacağız. Bukalemun gibi şartlara göre kabuk değiştirebileceğiz.

Teşekkür ederim…

 

Röportaj; “Acil olarak kültürel devrim yapmalıyız”

 

Üç yaşında babasının hediye ettiği keman ile müziğe başlayan Fatih Erkoç, 10’a yakın çaldığı enstrüman ile adeta hayatını besteliyor.

Kolay olanın iyi olan olmadığının anlaşılmasını isteyen Erkoç, ancak nitelikli sanat ile yükseleceğimize inanıyor ve ekliyor;

“Yetkililer sanata biraz daha ağırlık vermeli. Bu şekilde Türkiye’nin daha gelişeceğine ve çağdaşlaşacağına inanıyorum. Türk halkı olarak acil bir şekilde kültürel devrim yapmamız gerekiyor.” _MG_3195

Fatih Erkoç, Park Magazin okuyucuları için abartıya kaçmamayı düstur edindiği hayatını, kaliteli müzik ve sanat ile ilgili düşüncelerini anlattı…

 Röportaj: Sibel Bağcı Uzun

  • Sizi dinlediğimde şarkı söylemenin muhteşem ve çok zor bir iş olduğunu düşünüyorum. Böyleyken nasıl oldu da herkesin şarkı söylediği (!) bir zamana geldik?

Herkesin şarkı söylediği zaman, pop müzik zamanı ve maalesef ülkemizde pop müzik söyleyenleri sesinden çok görüntüsü ile tercih eden bir yapı var. Birçok TV kanalı, maalesef yapımcılar da dahil, sesinden daha fazla fiziki görüntüsü ile öne çıkan insanları konuk ediyor. Birçoğu manken olduğu e de magazinsel oldukları için tercih edilmekteler.

  • Fatih Erkoç denildiğinde müzisyen, söz yazarı, besteci, ses sanatçısı, Türk caz müziği denildiğinde akla gelen ilk isim…diye sıralamaya başlıyoruz. Sizi en iyi ne anlatıyor?

Caz müzisyeni.

Türk halkı her zaman kolayına geleni seçiyor. Nitelikli müzik veya sanat bu basitliğin çok ötesinde. Bir millet sanata olan düşkünlüğü oranında yükselir…

  • IMG_2976Müzik zevki, kaliteli müzik gibi kavramlar hakkında ne düşünüyorsunuz? Türk halkı olarak neredeyiz?

Türk halkı her zaman kolayına geleni seçmeyi düşünüyor. Nitelikli müzik veya sanat bu basitliğin çok ötesinde olduğundan anlamak istemiyorlar. Ancak bu tarz konular açık oturumlarda tartışılıp fikirler söylenmeli, ufak bir söyleşide her şeyi dile getirmek çok kolay değil. Bir millet sanata olan düşkünlüğü oranında yükselir. Sadece bu kadar söyleyebilirim.

 

  • Biz hakikaten bize verileni mi kabul ediyoruz, yoksa bunu mu istiyoruz?

Kimisi bunu istiyor kimisi verileni kabul ediyor. Ancak “misafir umduğunu değil bulduğunu yer” diye de bir söz var. Ben ne çalar söylersem halkta onu dinler. Bence bu sorunun asıl cevabı; biz Türk halkı olarak acil bir şekilde bir kültürel devrim yapmamız gerekiyor. Sadece kültürel değil, her konuda aslında.

 Telif hakları ülkemizde daha adil dağıtılabiliyor olsaydı idealist bir sanatçıda rahat yasayacağı kadar para kazanırdı.

  • Bu piyasada etik olmak ya da idealist olmak para kazandırıyor mu? Kendi adınıza yapmak istemeyip yaptığınız şeyler oldu mu?

Yani ben şu anda kazandığım parayı sadece caz çalıp söyleyerek kazanmayı tercih ederdim. Ancak üstümde ağırlığını hissettiğim bir misyonu, pop müzik yaparak gerçekleştirdiğimi düşünüyorum. Pop müzikle beni seven ve dinleyen büyük bir kitle yarattım ve bu kitle artık daha sanatsal çalışmalar yaptığımda beni takip ediyorlar. Şunu demek istiyorum; pop müziği sanata sadece ucundan dokunabilir. Müzikte sanat deyince, pop müziği bunun içinde olmasa gerek.

Değerli bir çalışma yapıldığında ben bunun er ya da geç değerinin bilinip kabullenileceğini düşünüyorum. Ancak tabii ki dünyanın hiç bir yerinde, örneğin hiç bir cazcı ünlü bir popçu kadar para kazanamaz. Dünya da bile caz müziğinin yeri binde 5 gibi bir rakamdadır. Telif hakları ülkemizde daha adil dağıtılabiliyor olsaydı idealist bir sanatçıda rahat yasayacağı kadar para kazanırdı.

  • Grammy almak gibi bir hedefiniz var, bunun için yeterli olan şey nedir? Özel bir çalışmanız var mı?

Grammy için gerekli olan şey ciddi, çok ciddi bir çalışma. Özellikle de özgün bir çalışma yapmak, sonrasında da doğru insanlarla birlikte çalışmaktır. Evet, bu konuda ileriye yönelik bazı çalışmalarım var ama ne zaman gerçekleşir bilemiyorum.

  • Müzikte sentez yapmayı seviyorsunuz sanırım. Emmoğlu’nun Arap havalarıyla başlayıp caza dönüşen hikâyesi nedir?

Müzikte sürekli olarak bir sentez yaptığımı ve de sevdiğimi söyleyemiyorum. Ama ileride gerçekleşecek öyle çalışmalar var. Emmioğlu şarkısı çok uzun yıllar önce bir arkadaşın verdiği fikir ile ortaya çıktı ve geçte olsa çok sevildi. Oysa ki ben bu şarkıyı 15-16 yıldır söylemekteyim. Ama Beyaz Show’da söyleyince şarkı adeta tekrar hit oldu.

_MG_3227

 Ben gönlümde bir müziği hissediyorsam bu Türk sanat müziği de olabilir, Türk halk müziği de olabilir, caz da olabilir. Ve ben bütün bu müzikleri tek bir şarkıda kullanabilirim…

  • Var mı böyle sürprizleriniz, projeleriniz yine?

Emmoğlu gibi bir proje yok. Ancak ömür yettiği takdirde ilerisi için özelliklede ud ile bestelediğim sentez tarzı çalışmalar var. Öte yandan bu tür çalışmalara sentez demeyi çok da sevmiyorum. Ben gönlümde bir müziği hissediyorsam bu Türk sanat müziği de olabilir, Türk halk müziği de olabilir, caz da olabilir. Ve ben bütün bu müzikleri tek bir şarkıda kullanabilirim. Ve illaki buna bir sentez demek zorunda da değilim.

  • Uzun süre yurtdışında kaldınız. Dönmeseydim müzikte şuanda şuradaydım dediğiniz anlar oluyor mu?

Hayır. Çünkü ben buraya Norveç’ten döndüm. ABD’den dönmüş olsaydım belki diyebilirdim. Norveç’te kalsaydım yaşantımı iyi bir şekilde caz çalarak ve söyleyerek geçirebilirdim. Belki…

  • 10′dan fazla müzik aleti çalabiliyorsunuz, hangi enstüramanın sesi etkiliyor en çok. Özel yeri olan var mı içlerinde?

Benim asıl enstrümanım trombondur. En çok onu severim ama piyano çalgılar arasında en önemli olanıdır. Bu yüzden müzik okullarında piyanodan başka çalgı aleti çalanlara yardımcı saz olarak piyano çalma zorunluluğu getirilmiştir.

  • 1986 ve 1989 yıllarında Kuşadası şarkı yarışmasında birinci oldunuz. Eurovision şarkı yarışmasına da katılmıştınız? Bugünkü şarkı yarışmaları hakkında ne düşünüyorsunuz? Değerlendirme yapmanızı istesem…

Bu günkü şarkı yarışmaları biraz farklılaştı. Özellikle Eurovision Şarkı Yarışması’nda eskiden şarkı sadece finalde halka dinletilirdi. Şimdi bütün dünya şarkıları öğreniyor sonra yarışıyorlar. Bence eskiden olanı daha doğru gibi geliyor. Şarkı yarışmalarının çok önemli olmadığını düşünüyorum.

  • Siz kimleri dinlemeyi seversiniz? Türkiye’de albümünü merakla beklediğiniz sanatçılar var mı?

Fatih Erkoç’un albümünü sabırsızlıkla bekliyorum. Dinlediğim sanatçılar arasında yabancı kökenli caz müzisyenleri ve o çizgide müzik yapan gruplar var. Ancak sevgili İlhan Şeşen’in yeni bir albümü çıkacağı zaman onu sabırsızlıkla bekliyorum ve şarkılarını beklerken “ben niye böyle şarkılar yapamıyorum.” diye hayıflanıyorum.

  • Konserlerinizde “Bursalıların eniştesiyim” diyerek Bursa ile özel bir bağınız olduğunu belirtiyorsunuz? Bursa’da ev sahibi olduğunuzu ve sık geldiğinizi biliyorum. Bu yakınlığı biraz açarcısınız?

Eşim Bursalı olduğu için bunu bilen bir grup yıllar önce bir konserde “sen bizim eniştemizsin.” sloganı attılar. Bu da benim hoşuma gitti ve arada sırada dile getiriyorum. Ayrıca Bursa’yı çok seviyorum. Bursalıların hem eniştesi, hem kardeşi hem abisi olabilirim.

 Bursa’da, birçok sanatçının vereceği konsere yeteri kadar dinleyici bulunduğunu düşünüyorum. Yetkililerin kaliteli konser salonları inşaa etmeleri ve nitelikli konserler veren sanatçıları buralarda ağırlamaları gerekiyor…

  • Bursa’da müzik adına kaliteli mekânların özlemi içindeyiz. Bu konuda İstanbul’un çeşitliliğine özenerek bakıyoruz. Bursa’yı bu açıdan değerlendirme imkânı buldunuz mu? Kültür ve sanat şehri olma yolunda Bursa’nın söylem dışında ne yapması gerekiyor sizce?

Herhangi bir araştırmada bulunmadım. Yetkililerin kaliteli konser salonları inşaa etmeleri ve nitelikli konserler veren sanatçıları buralarda ağırlamaları gerekiyor. Yani sanata, yetkililerin biraz daha ağırlık vermesinden bahsediyorum. Bu takdirde tüm Türkiye’nin daha gelişeceğine ve çağdaşlaşacağına inanıyorum. Ayrıca Bursa’da, birçok sanatçının vereceği, birçok konsere yeteri kadar dinleyici bulunduğunu düşünüyorum.

  • Devlet Senfoni Orkestrası’nda görev alan bir sanatçı olarak, Bursa’daki senfoni orkestrasının hala kendine ait çalışacağı ve sahne alacağı iyi bir mekânı olmadığını biliyor musunuz?

Biliyorum. Ve tabii ki buna üzülüyorum. Kriz biter bitmez buna bir çare bulunacağını düşünüyorum.

 _MG_3177

 Bodrum’da doğa ile baş başa olabildiğim için daha çok huzurluyum. Bu yüzden olabildiğince teknemde kalmaya çalışıyorum.

  • Bodrum’da teknede yaşıyorsunuz bildiğim kadarıyla. Bize biraz mavi tutkunuzdan bahsedercisiniz?

Henüz teknede tam olarak yaşamıyorum. Ama birkaç sene içinde ciddi düşünüyorum. Çok sevgili Haldun Sevel abimin yazdığı gibi “insanın doğasında demir ve beton yığınları arasında yaşamak değil, doğa ile baş başa olmak vardır.” Onun için ben Bodrum’da daha çok doğa ile baş başa olabildiğim için daha çok huzurluyum. Bu yüzden olabildiğince teknemde kalmaya çalışıyorum.

  • Aynı zamanda Bodrum’da sahne alıyorsunuz, sahnedeki performansınızın ününü duyduk. Oradaki atmosfer başka mı?

Ee gelip görün! Ekim sonuna kadar pazartesi ve salı günleri 22:30-01:30 arası sahnedeyim efendim, beklerim.. Ancak birkaç gün önceden rezervasyon yaparsanız sizin için hayırlı olur.

  • Son olarak; her hikâyenin bir başlangıç, gelişme ve sonuç kısmı olur. Bir de hep ana fikir vardır bize sorulan. Fatih Erkoç kendi hikâyesinde nerede olduğunu düşünüyor ve hayattan edindiği ana fikrini merak ediyorum. Sizi sevenler için paylaşmanızı istesem…

Fatih Erkoç’un ana fikri hayatı çok ciddiye almamak aslında. Çünkü hayat bir çocuğun eline verilmiş kırılası bir oyuncaktır. Asıl yaşam ölümden sonradır, ben buna inanıyorum. Bu dünya içerisinde, yaşadığım süre içerisinde de her konuda orta bir yol tutturmak için çabalıyorum. Yani hiçbir konuda abartıya kaçmamayı düstur edindim.

  • Teşekkür ederiz…

 (Bu röportaj Park Magazin Dergisi, ağustos ayı sayısında yayımlandı)

Fatih Erkoç (7 Nisan 1953 İstanbul/Fatih)

 Müziğe ilk ilgisi, babasının ud sanatçısı olmasından dolayı, üç yaşında kendisine hediye ettiği bir kemanla başlamıştır. Erkoç, ilköğrenimini bitirdikten sonra 1965 yılında İstanbul Belediyesi Konservatuar’ına girer.

Burada 7 yıl boyunca trombon, piyano ve kontrbas eğitimi alır fakat mezun olmadan o dönemin en gözde orkestralarından İstanbul Gelişim Orkestrası ile çalışmaya başlar. 1971‘de birlikte “Nihayet” adlı bir albüm çıkarırlar. Kısa bir dönem trombon sanatçısı olarak İstanbul Devlet Senfoni Orkestrası‘nda görev alır. 11 yıl Norveç‘te kaldıktan sonra Türkiye‘ye kesin dönüş yapmıştır.

1986 ve 1989 yıllarında Kuşadası Altın Güvercin Şarkı yarışmalarında sırasıyla ‘Yol Verin A dostlar’ ve ’sen ve ben’ adlı şarkılarıyla iki kez birincilik kazanmıştır. 1988 Haziran ayında “Yol Verin A Dostlar” adlı ilk albümünü yapar.

6 yıl tromboncu ve solist olarak TRT hafif müzik ve caz orkestrasında bulunmuştur. Bir çok kez Eurovision yarışmasına katılan Fatih Erkoç, bir süre TRT’de “Fatih Erkoç’la Yankılar” adlı müzik programına da imzasını atmıştır. Sanatçı yarım bıraktığı konservatuar eğitimini de bu sıralarda tamamlamıştır.

2007 yılında Kör Randevu adlı albümüyle sevilen şarkılarının bir kısmını yeni düzenlemeleriyle sevenlerinin ilgisine sunmuştur. Yeni şarkılarının da bulunduğu bu albümde babası Hasan Erkoç’a ait Elveda Ey Gençlik şarkısını da seslendirmiştir.

2009 yılında “The lady from İstanbul” , Türkiye’nin İlk Canlı Performans DVD ve CD Prodüksiyonu Fatih Erkoç&Kerem Görsev Trio Live Performances müzikseverlere sunuldu.

 

 

 

 

Röportaj;Tek sermayesi hayatı sevmek

 

5kb İclal Aydın Margariti, Roma’da bulunan yabancı dil, organizasyon ve bireysel seyahat hizmetleri veren Language&Advisory tasarım stüdyosunun sahibi.

Yaklaşık 10 yıl önce Bursa’dan İtalya’ya uzanan hikayesi; asıl önemli olanın yaptığınız işin ne olduğu değil, hayatı ve işinizi sevdiğinizde başarılı olmanızın kaçınılmaz olduğunu anlatıyor…

Bursa’da kadrolu işinden istifa edip hiç bilmediği bir ülkeye gidecek kadar cesur…

Krepçi dükkanında çalışırken bütün sokağa Sezen Aksu şarkılarını ezberletecek, İtalyanlara darbuka eşliğinde göbek atmayı öğretecek kadar eğlenceli..

Ait olduğu toprakların öyküsünü Ben Anadolu eserini İtalyancaya kitap olarak çevirecek anlatacak kadar gönüllü elçi…

Müşterilerinin kişilik özellikleri üzerinde çalışarak özel seyahat tasarımları yapacak, ortaçağ şatolarında, manastırlarda ağırlayacak kadar yaratıcı…

İclal Aydın Margariti’nin hikayesinde sadece işine değil hayatının merkezine mutlaka yaratıcılık ve kaliteyi yerleştirdiğini okuyacaksınız…

İclal Aydın Margariti kimdir kısaca bahsedermisiniz?

Siz de en zor sorudan başladınız :)

Bursa’da bir işiniz hayatınız vardı? İtalya’ya gitmeye nasıl karar verdiniz? Gidiş amacınız neydi?.

Her gencin okulunu bitirdikten sonra hayata atılmadan önce zenginleşmek için bir yurtdışı deneyimi yaşaması gerektiğini düşünüyorum. Bu Amerika da olabilir, Endonezya da… Ben üniversiteyi bitirdikten sonra bir devlet okuluna İngilizce öğretmeni olarak atanıp bir sene çalıştım. Türkiye gerçeği ile ilk tanışmam o zaman oldu. Renge ve farklı olana tahammül edemeyen ve kişileri bir duvarın birbirinin aynısı tuğlaları gibi şablona sokmaya çalışan milli eğitim sisteminin beni köreltmesinden korktum ve herkesin kolay kolay göze alamayacağı bir şekilde kadrolu işimden istifa ettim. Şimdi geriye dönüp bakınca çok doğru bir karar vermiş olduğumu görüyorum. Çünkü aynı dönemde mezun olduğumuz ve hayata benim gibi idealist başlayan öğretmenlerin birkaç ay içinde düzene ayak uydurarak renklerinden vazgeçtiklerini ve “salla başını al maaşını” moduna girdiklerini gördüm. Her zaman öğrencileri tarafından en samimi duygularla sevilen bir öğretmen oldum. Onların gözünde bir rock şarkıcısı popülaritesine sahiptim. Ama diğer öğretmenlerin ve yöneticilerin gözüne battım. O dönem, Aziz Nesin’lik bir kitap yazacak kadar trajikomik malzeme birikmişti ama ben yazmak için tekrar hatırlamaktansa o anıları unutup bir süre kafa dinlemek için İtalya’ya gitmeye ve İtalyanca öğrenmeye karar verdim. Orada yerleşik bir düzen kurmak gibi bir amacım yoktu.

iclalaydinmargaritiNe gibi zorluklarla karşılaştınız? Ne işler yaptınız?

İşte o konuda çok ama çok şanslıydım. Hiçbir zorluk çekmedim. “Simyacı” kitabındaki gibi, ben pozitif düşündükçe sanki bütün evren benim İtalya’da mutlu ve sorunsuz bir süreç geçirmem için işbirliği yapmıştı. Karşıma hep doğru ve düzgün insanlar çıktı. İtalyanca öğrenirken bir taraftan da çalışmak istedim. Mesleğim olan İngilizce öğretmenliğini yapmaya başladım. Birkaç hafta ilkokul öğrencilerine özel ders verdim. Sonra, tamamen bir tesadüf eseri, hafta sonları bir krepçi dükkanında çalışmaya başladım. Dükkan sahipleri ressam bir karı-kocaydı. Üçümüz o küçük dükkanda benim çaldığım Türkçe şarkılar eşliğinde dans ederek krep satarken o kadar eğleniyorduk ki, şunu öğrendim: Yaptığın işin ne olduğu değil, kimlerle çalıştığın ve iş ortamımın nasıl olduğu önemlidir. O dönem bütün sokak Sezen Aksu şarkılarını ezberledi, darbuka eşliğinde göbek atmayı öğrendi.

İnsan, bir toplumu oluşturan dinamiklerin içindeyken aynaya bakamıyor, baksa da bir şey göremiyor…

Sizin için en büyük sermayeniz neydi?

En büyük sermayem kesinlikle hayata dair iyimserliğim, onu olduğu gibi kabul etmekten ziyade kendi görmek istediğim gibi görme konusundaki başarımdı. Ama eninde sonunda hayat herkese kendisini bir şekilde öğretiyor. Şu anda eskisi gibi gözü kara olmadığımı hissediyorum.

Giderken ne düşlüyordunuz?

Hiçbir şey sonunu bildiğin bir hikayeyi yaşamak kadar can sıkıcı olamaz. Başta merak ve dünyanın merkezini arama içgüdüsü ile yola çıktım. Aslında bu konu ile ilgili en doğru saptamayı Nasreddin Hoca yapmış, “dünyanın merkezi benim Karakaçan’ın bastığı yerdir, inanmıyorsanız ölçün” diyerek.

Ne değişti sizin için?

İnsan, bir toplumu oluşturan dinamiklerin içindeyken aynaya bakamıyor, baksa da bir şey göremiyor. Yurtdışında yaşamak bana her şeyden önce Türkiye’ye Türkiye’den değil, dışarıdan bakmayı gösterdi. Her toplumun kendine göre kodları var ve tek bir kodlamaya bağlı kalmadan yaşama özgürlüğüne sahip olduğum için memnunum.

domenico-simitYerleşmeye nasıl karar verdiniz?

Domenico ile evlenmeye karar verdiğimizde “Roma’da kalalım” dedik. Ama eşim de benim gibi başka kültürleri, başka ülkeleri merak eden ve her fırsatta seyahat eden bir insan. Evimizin duvarları dünya haritaları ile dolu. İleride nerede oluruz, bilemiyorum. İkimiz de New York’ta yaşamanın da hoş olacağını düşünüyoruz ama ben asla ailemden o kadar uzaklaşamam. Şimdi uçağa atlayınca iki saat sonra İstanbul’da oluyorum. Uzun vadede bir başka alternatif de Türkiye’de bir sahil kasabasında İtalyan restoranı açmak.

Eşinizle tanışmanız nasıl oldu?

Bir filozofun dediği gibi, hayatı anlamanın iki yolu var. Her şeyin tesadüf olduğunu ya da hiçbir şeyin tesadüf olmadığını düşünmek. Eşimle tanışmamın nasıl olduğundan ziyade şunu paylaşmak isterim. Onunla tanıştığım anda onun elmanın diğer yarısı olduğunu, aslında kaderin var olduğunu ve benim İtalya’ya gelişimin bir tesadüf değil, önceden yazılmış gizli bir senaryo olduğunu hissettim.

Eşim Domenico kendisini Bursasporlu ilan etti. Tarihi hamama gidiyor, sokak aralarındaki kebapçıları, turşucuları, ipekçileri biliyor…

Dışardan nasıl bakıyorsunuz Bursa’ya? Eşiniz nasıl değerlendiriyor. İlginç anılarınız var mı?

Bursa en güzel yıllarımın, çocukluğumun ve gençliğimin geçtiği, beni büyüten şehir. Senede en az iki kere ailemle vakit geçirmek için geliyorum, ancak ne yazık ki fazla değişmiş olduğunu görerek üzülüyorum. Sokaklar, dükkanlar, yollar, evler ve en önemlisi yüzler değişmiş. İnsanlar Setbaşı, Çekirge, Muradiye gibi karakteristik ve güzel semtleri bırakıp uzaklardaki sitelere yerleşmiş, kent sanki terkedilmiş.

Eşim Bursa’yı çok seviyor, özellikle de eski Bursa evleri arasında yürüyüş yapmaya bayılıyor. Bursaspor Stadyumu’nun yanındaki Safran Restoran’da evlendiğimiz için kendisini Bursasporlu ilan etti. Tahtakale’deki köylü pazarından alışveriş yapıyor. Şehri tam eski Bursalılar gibi, esas halinin tadını çıkararak yaşıyor. Tarihi hamama gidiyor, sokak aralarındaki kebapçıları, turşucuları, ipekçileri biliyor, terzi, bakkal; esnaf onu tanıyor ve her gelişinde mutlaka hepsine uğruyor.

Aklıma gelen ilk ilginç anı; birgün Bursa’da bir ocakbaşı restoranına gittik ve eşim kebap öncesi bostana istedi. Bostana yoktu. Masadaki Türk arkadaşımız bostananın ne olduğunu bile bilmiyordu. Eşim, kırk yıllık Antepli, Urfalı gibi, nasıl olur da bir kebapçıda bostana bulunmaz diye eleştiri yapmıştı.

7kbKültürler arası sınır çizgileri ancak diğer tarafı okuyup anlayarak silinir, bu yüzden çeviri yapıyorum…

Tiyatro geçmişiniz var. Aynı zamanda yakın zamanda ülkemizi temsil ettiniz. Ben Anadolu’nun çeviri hikayesini paylaşır mısınız?

İtalyan insanı ile iç içe yaşıyorum. Kültürlerini en ince ayrıntısına kadar öğrenirken, ben de onlara ait olduğum toprakların öyküsünü anlatmak istedim. Anadolu’lu olmak kavramını en iyi “Ben Anadolu” adlı tiyatro oyunu anlatıyor. Kibele’den Artemis’e, Halide Edip’e kadar altı bin yıl boyunca sürekli yeniden mayalanan bir toprak. Büyük usta Güngör Dilmen’in yazdığı bu eser benim İtalyanca dilindeki ilk çevirim. Geçen sene İtalya’da kitap olarak basıldı. Önsözünü Zülfü Livaneli kaleme aldı. Şimdiki hedefimiz oyunun Roma veya Milano’nun büyük tiyatrolarından birinde sahnelenmesini sağlamak. Kültürler arası sınır çizgileri ancak diğer tarafı okuyup anlayarak silinir, bu yüzden çeviri yapıyorum.

Bu yönde yeni proje var mı?

Evet, var. Ben Anadolu’nun İtalya’da yayınlanmasının ardından çeşitli yayınevlerinden ve edebiyat ajanslarından kitap çevirisi için teklifler aldım. Elimden gelse hepsini kabul ederim ama vakit kısıtlı. Şu sıralar kendi yazılarımla meşgulüm. Yabancı ülkede yaşamak insanın tüm antenlerini açıyor. Hem kendi ülkeme hem de İtalya’ya kendi iç dinamiklerinden değil, dışarıdan bir göz gibi bakmayı öğrendiğim için elimde çok fazla yazacak konu birikti. Yaptıklarımla ilgilenen yayınevleri var. Biri İtalyanca, diğeri Türkçe iki kitap üzerinde çalışıyorum.

Şirketinizi nasıl kurmaya karar verdiniz?

Language Advisory Studio, benim 10 yıllık iş tecrübemin ve hayal dünyamın birleşmesi sonucu doğdu. Roma’daki önemli şirket ve kurumların yönetim kadrolarına İngilizce dersleri ve public speaking seminerleri verdim. Bir süre sonra artık enerjimi kendi işim için harcamam gerektiğini düşündüm. Henüz küçük bir bebeğiz, daha büyüyeceğiz.

Müşterilerimizin bütçeleri, özel zevkleri, bir seyahatten neler bekledikleri, kişilik özellikleri gibi hususlar üzerinde çalışarak özel bir seyahat tasarımı yapıyoruz. Otellerde değil, çiftlik evlerinde, ortaçağ şatolarında, manastırlarda ağırlıyoruz…

titigkb

Hizmetleriniz neler, örnek verirmisiniz?

Hizmetlerimiz İtalyan ve Türk müşterilerimize yönelik olmak üzere ikiye ayrılıyor. www.language-advisory.com adresli internet sitemizi de bu şekilde ayırdık;

İtalya’da kişilere, gruplara ve firmalara İngilizce ve Türkçe kursları düzenliyoruz. Asla alışılmış teknikler kullanmıyoruz. Yaratıcı drama, meditasyon, yoga kullanarak İngilizce öğretiyoruz. Fuarlarda ve toplantılarda çevirmenlik servisi veriyoruz. Bu, language kısmı.

titig-kbAdvisory kısmında ise, Türkiye’den tatil ya da iş maksatlı İtalya’ya seyahat eden kişi ve grupları değişik fikirlerle hazırlanmış kaliteli programlara yönlendiriyoruz. Örneğin, Bireysel Seyahat Tasarımı adlı bir bölümümüz var. Şirketlere, arkadaş gruplarına, ailelere, romantik çiftlere bütçeleri, özel zevkleri, bir seyahatten neler bekledikleri, kişilik özellikleri gibi hususlar üzerinde çalışarak özel bir seyahat tasarımı yapıyoruz. Bu seyahatlerde otellerde değil, çiftlik evlerinde, ortaçağ şatolarında, manastırlarda kalınıyor. Sadece organik besinlerle hazırlanan İtalyan mutfağı yemekleri, şarap, peynir, zeytinyağı tadımı, golf, binicilik, kesinlikle işe yarayan “beni baştan yarat” güzellik çiftlikleri gibi aktiviteler eşliğinde, tur şirketlerinin programları ile asla görülemeyecek köylere, kasabalara gidiliyor. Opera, tiyatro ve bale izleniyor, Gucci, Prada gibi tasarım markalarının ürünlerinin indirimli satıldığı özel adreslerde alışveriş yapılabiliyor.

Ayrıca İtalya’da romantik evlenme teklifi ya da Roma’da, Toskana kırlarında, gerçek şatolarda, Venedik’te gondollar üzerinde düğün organizasyonları farklı ve iz bırakan bir şekilde evlenmek isteyenler için profesyonel bir kadro tarafından en ince detayına kadar kusursuz bir şekilde hazırlanıyor.

venedikkbEşinizin işi ile bilgi alabilir miyiz?

Eşim yaklaşık 15 yıldır işletmecilik yapıyor. Son üç yıldır Roma’nın en eski ve sofistike semtlerinden birinde iki ortağı ile birlikte restoran işletiyor. Orada mutfağa girmese de evde yemek düzeni tamamen ona ait. Bütün İtalyan erkekleri gibi o da mutfakta uzun zaman geçiriyor.

Size yaptığı en sevdiğiniz yemek ne?

Domenico, Güney İtalya’nın İyon denizi kıyılarında büyümüş bir deniz çocuğu. Deniz ürünleri, balık ve tabii ki spagetti pişirme konusunda uzman. Bana sıklıkla pişirdiği, börek gibi dilim dilim kesilen fırında hamsi ise favorim.

Restoranda kurslar veriyor musunuz? Ortak projeleriniz var mı?

Restoranımızda İtalyanca öğrenmek üzere Roma’da bulunan öğrencilere yönelik “usta-çırak” kursumuz var. Özellikle Japonlar bu tür kültür kurslarına çok ilgi gösteriyor. İtalyanca pratik yapmak isteyen öğrenciler 1 ay boyunca günde birkaç saat İtalyan mutfağı, yemek tarifleri, şaraplar, likörler, tatlılar ve restoran işletmeciliği üzerine restoranın mutfağında uygulamalı ders görüyorlar ve bu mesleğe dair incelikleri İtalyan ustalarından öğreniyorlar. İsterlerse restoranın özellikle müşterilerle iletişim ile ilgili hafif işlerine yardım edebiliyorlar. Bir ay sonunda bir adet katılım sertifikası ve sınavı geçtikleri takdirde “usta”dan referans mektubu alabiliyorlar. Yabancı dilleri gelişirken kültür alışverişine katılmış oluyorlar ve bir mesleğe ait incelikleri öğrenerek ülkelerine dönüyorlar. Türk öğrencilerimizin ilgisini bekliyoruz.iclal-sibel1

Keyifli sohbet için teşekkür ederim…

(Not: Bu röportaj Park Magazin – Haziran ‘09 sayısında yayınlandı)

Röportaj; Ece Temelkuran ile Buluşma

 

ece21Bir buluşma sözü vardı ortada, evet! 7 Mart’ta TÜYAP Bursa Kitap Fuarı’nda Ece Temelkuran okuyucuları ile biraraya gelecek ve kitaplarını imzalayacaktı. Ancak aramızdaki söz sadece bundan ibaretti.

Çağdaş Gazetecileri Derneği Bursa Şubesi olarak söyleşi için yaptığımız davetlerde biraraya gelemesekte, okuyucularına verdiği sözü kendim için biraz daha uzatma ümidim vardı giderken.

2006 yılında yine kitap fuarında ilk karşılaşmamızda köşe yazıları yazmaya çalıştığımı söylediğimde, “Köşe yazarı dostuma “diye imzalamıştı kitabını samimiyetle.Henüz ve herzaman yazacaklarının başında olan bana verdiği bir cesaretti ve anlamlıydı…

İşte 3 yıl sonra tekrar güleryüzüyle karşımda. Merhaba deyip elimi sıkarken, kitabını imzaladığında, kısa bir sohbet yapabileceğimizi de hissettirdi.

Röportaj ya da söyleşi diyemiyorum yazdıklarıma. Çünkü mekanı ve süre kısıtlılığını düşündüğümde aklımdan geçenleri toparlayıp, soluklandığı bir anda, kısa ama verimli bir sohbet yapabildim kendi adıma.

Kitap kokusu içinde sohbet ettik Ece Temelkuran’la, paylaşıyorum;

 

“Ben bugünlerde ikrah halindeyim”

Ece Temelkuran bugünlerde çok üzgün… “Bu gidiş iyi bir gidiş değil” diyor ve kendisi gibi düşünen insanlara yaşayacak yer kalmayacağının endişesini taşıyor yüreğinde.

Yalan gündemlerin yorgunluğu var üzerinde “İçimden yazmak gelmiyor” derken…

Ve konuştukça hüznü de yansıyor giderek vücut diline.

Sitemle, öfkeyle karışık bir cümle ile dillendiriyor üzüntüsünü; “Bugünlerde bir ikrah halindeyim. Geçer…”. Susmasını isteyenlere inat belki de, gülümsüyor sonra…

 

Sibel BAĞCI UZUN

  • Latin Amerika’daki gibi ya da bize özgü bir şekilde, Türkiye’de bir halk hareketi olacağına inanıyor musunuz? Kriz, işsizlik ya da bi sürü sebep var belki ama örgütlü bir hareket olması için ne lazım?

Türkiyede bir hareket var ama bizim beğendiğimiz tarzda bir hareket değil. Örgütlü bir hareket yok ama insanlar çırıpçıplak sokaklara fırlıyor, birbirlerini kesiyorlar. Bu da bir halk hareketi aslında, hareket değil ama birşeyler söylemeye çalışıyor insanlar. Örgütlü olmadığı için bir halk hareketi olmuyor. Ve şuanda olabileceğini düşünmüyorum.

  • Halk gerçekten mecliste ne zaman olur?

Kendinin bir halk olduğunu anlaması lazım önce, halkın girebilmesi için meclise. Ve bunu hakettiğini anlaması lazım. Buda bir eğitim ve süreç meselesi.

  • Dünyada yeni lider tipi çıktığına inandığınızı söylüyorsunuz. İşte Chavez, İran’da Ahmedinejad. Türkiye bu lider tanımının neresinde. Özellikle Davos’tan sonra.

Yani Davos’ta güzel bir hareket yapıp tüm puanları topladı başbakanımız ama, o işler öyle kolay değil. Yani Irak’a asker göndermek için harcadığı çabalar geliyor aklıma da. Ortadoğulular için okadarda endişe duyduğunu, kaygılandığını düşünmüyorum oyüzden. Ayrıca Darfur katili Ömer El Beşir’le bu kadar ahbap olan bir insanın, hakikaten insan hayatına değer verip vermediği konusunda da ciddi şüphelerim var.

  • Peki yeni bir lider kavramına Tayyip Erdoğan uyuyor mu? Bizim ülkemiz yeni bir lider çıkardı mı, günümüze kadar gelenleri değerlendirdiğinizde.

Belki insanlar onu öyle birisi zannettiler ama o öyle birisi değil. Öyle bir siyasi hareketin içinden gelmiyor.

  • Memleketin insanlarının birbirinin hikayesini dinlemesi, bu memleketin toplumsal kültürünü ve bağını çok etkiler” diyorsunuz.

Sizce toplum olabildik mi ? Ya da olmaya ne kadar yakın ve uzağız?

Toplum olmaktan giderek uzaklaşıyoruz. Çünkü etnik, dini veya siyasi ayrılıklara da lüzum yok, herkes birbirini öldürmek istiyor memlekette. Herkes birbirini boğazlamak istiyor. Olağanüstü bir öfke ve nefret topluluğu halindeyiz . Oyüzden çok endişelerim var gelecekle ilgili. Yakın gelecekle ilgili.

  • Aydın kelimesi de artık tartışılır oldu. Aydınlar mı halka inemedi halk mı aydınlara yetişemedi sizce.ece31

Bukadar aydın düşmanlığının olduğu bir yerde bizim yaşıyor olmamız bile bir mucize zaten. Başbakan dahil bütün egemenler bizi hedef gösteriyorlar. Ve susmamız gerektiğini söylüyorlar.

Dolayısıyla bizim kendi hayatımızı idame ettirecek kadar hayatımızı kazanıyor olmamız bir mucize, yaşıyor olmamız mucize. Bize kızan ve başbakanı çok seven birisi gelip heran bir şey yapabilir mesela herhangi birimize. Dolayısıyla bu kadar sistematik bir aydın düşmanlığının olduğu yerde, suçlanacak ilk grup aydınlar değil bence.

  • Siz de kendinizi tedirgin hissediyor musunuz?

Tedirgin hissediyorum çünkü şundan tedirgin hissediyorum. Yani birşey olacak bana falan, onları düşünerek insan kafayı yer, onları düşünmüyorum da, ama şu yüzden tedirginim; bu gidiş iyi bir gidiş değil ve bize yaşayacak biryer bırakmayacak. Düşünen insanlara yaşacak bir yer bırakmayacak bir ülkedeyiz şuanda.

  • Sizin için duygusal diyorlar okuyucularınız, sevenleriniz ve sevmeyenleriniz aslında.

(Gülerek ) Niye başbakanın duygusallığı çok hoş oluyor da benimki olmuyor mu. Ben çok rasyonel bir insanımdır. Duygusal ve rasyonel bir insanım ama onlar sözcükleri doğru kullanmayı bilmeyen insanlar, böyle şeyler söyleyenler.

  • Yeni bir projeniz var mı?

(Gülerek) Var ama söylemeyeceğim. (Israr ediyorum) Hayır söylemeyeceğim.

  • Televizyonla mı ilgili?

Yok yok, yazıyla ilgili.

  • Şuanda bir listeniz var mı gideceğiniz yerler ve yazacağınız şeylerle ilgili, yoksa gündeme göre değişiyor mu?.

Kendi listem var da gündemle denk geldiği zaman iyi oluyor. Ama bazen denk gelmiyor, ben kendi listemi uyguluyorum.

  • Kadın olmanın verdiği artı eksi özellikler var mı mesleğinizde?

Ay! O soruyu bir geçelim ya. Ben artık bayıldım o sorudan.

(Zaman darlığından bende atlıyorum ve soruyu açamıyorum aslında. Aklımda geçtiğimiz haftalarda ÇGD’de dinlediğimiz Ekonomist İsrail muhabiriCatrin Ormestad’ın anlattıkları var.Gazze’de hemşire kılığında bir hastanede. Serseri bir kurşun hamile bir kadının 8 aylık bebeğini öldürmüş. Hastanede, kadınla röportaj yapmaya çalışırken, birisi elle çizilmiş bir bebek resmini duvara asıyor. Çünkü Filistin’deki geleneğe göre ölenlerin fotoğrafı asılırmış. Ve henüz dünyaya gelmemiş bebeğin elle resmini çizmişler. Catrin “Bu olay beni çok sarstı. Bir gazeteci olarak ağlamamam gerekiyordu ama ağladım. Gazze’den ayrılırken de aynı şeyi yaptım. Çünkü bir daha oraya dönemeyeceğimi biliyordum” diyordu…)

  • Gazetecilik dışında B planınız var mı hayatla ilgili?

Var. (Karşılıklı gülerek ve aynı anda) Var da söylemeyeceğim.

(Bakışıyoruz) Söylemeyeceğim gerçekten.

“Nezaman ki bağırılmaya başlanıyor, ben kenara çekilmek istiyorum”

  • Peki ‘korkarım yaşayamayacağız burada’ dediniz. Tedirginlikten mi yoksa hayatla ilgili farklı planlar mı var.

Ya, bu özellikle bugünlerde, bu yazı yazmak işinin siyasi kutuplaşmanın da sonucu olarak manasız bir kayıkçı dövüşüne döndüğünü düşünüyorum. İçimden yazmak gelmiyor doğrusunu isterseniz.

  • En son bununla ilgili “Ben kimsiniz?” başlıklı bir yazınız vardı. Köşe yazarı olarak tavır almaktan ve tavır yorgunluğundan bahsetmiştiniz.

Evet bir o. İkincisi de insanlar gerçek gündem diye sonderece yalan bir gündemle oyalanıyorlar. Ve ben bundan da çok yorgunum. Kot taşlama işçileri teker teker ölüyor, tersanelerde işçiler ölüyor, insanlar yoksulluktan kırılıyorlar. Açlık, korkunç şeyler oluyor. Ve biz oturup şeyi konuşuyoruz, yani o bir padişah pankartı, bilmem ne falan filan, böyle şeyler. Ben bundan ikrah getirdim. Tam sözcüğü bu . Ben bugünlerde bir ikrah halindeyim, diyeyim size.

  • ece-11Ve çok fazla yazan yok aslında gerçek gündemi , bu konulara temas eden yok .

Yazan yok ve yazdığmız zamanda kızıyorlar biliyor musunuz. ‘Niye gündemle ilgili yazmıyorsunuz’ falan diye. Çok üzgünüm ben bugünlerde, çok üzgünüm. Geçer… (gülümsüyor)

  • Aslında siz bizsiniz bunu söylemek istiyorum. Her görüşünüze katılıyorum anlamında söylemiyorum bunu. Ama size kızanlar kadar katılanlar da çok fazla. Bunları söyleyecek, yazacak insanların olması lazım. Cesur olduğunuzu düşünüyorum bu konuda.

(Elimi tutarak) Çok sağol…

  • Özür dileme kampanyasına gelmek istiyorum. Bir röportajınızda ermenilerin halk olarak genel bakışı için diyorsunuz ki ;

Ne kadar uzlaşmacı davranırsanız davranın, onlar bir yerde lafı siz bizim topraklarımızı aldığınıza getiriyorlar ve hakikaten sana ait olmayan bir suçu sana yüklüyorlar. Eğer yapıldıysa ben yapmadım, başkası yaptı. Benim bir ilgim yok bunla. Özür dilemekte istemiyorum. Bu benim suçum değil. Tarihsel bir özür dilenir belki, o başka meselede, ben kişisel olarak bir suçluluk duygusu hissetmiyorum. “

  • 2008 yılı sonlarına doğru ise özür dileme kampanyasında bulundunuz ve çok tepki aldınız. Beklediğiniz tepki bu muydu? Kişisel değil tarihsel bir özür dilediğinizi anlıyorum buradan. Ezber bozmak var mı bunun içinde.

Hayır. Şöyle; öyle bir hareket vardı ve başka bir şey yoktu. O yüzden onu desteklemek gerekiyordu. Can sıkıcı olan şuydu; böyle konular gündeme geldiği zaman insanlar bağırmaya başlıyor. Bağıranlar ortaya çıkınca konuşanların sesi duyulmuyor ve ne zaman ki bağırılmaya başlanıyor ben kenara çekilmek istiyorum. Çünkü o zaman benim içinde olmamam gereken, benim gibi insanların içinde olmaması gereken bir kavga başlıyor. Ve o kavga bizim gibi insanlara her zaman zararlı olmuş bir kavga. Hrant bu yüzden öldürüldü yani. Hrant’ın ne dediğini herkes o öldükten sonra öğrendi. Çünkü o kadar çok bağırıyorlardı ki Hrant’ın sesini duymadılar. O yüzden, o kavga başladığı zaman hiç hoşlanmadım sonuçlarından o kampanyanın. Ama o kampanya yapılması gereken bir şeydi. Evet ve yapıldı.

  • Ne kadar kişi tarafından doğru algılandı peki?

O kampanyaya imza koyan ve imza koymak isteyip korkanlar da dahil olmak üzere pek çok insan tarafından algılandığını düşünüyorum. Ama o kadar büyük bir korku tüneli yaratılıyor ki, herkes unutmak istiyor gördüğü şeyi. Aman öyle bir metin olmadı, böyle bir şey yapılmadı. Ve kapandı zaten.

  • Kapandı mı?

Kapandı sayılır, şimdilik uyuyor bu mesele.

  • Tehdit alanlar var, siz de sanırım?

Tabi, tabi ama yani mesele o değil. Mesele genel olarak böyle bir konu konuşulmak istenmiyor bu ülkede. Biraz daha bekletiyoruz.

  • Çok fazla söyleşi yapmıyorsunuz neden?

Neden yapmıyorum. Çünkü bu ülkede fazla konuşulduğunu düşünüyorum, ben de o konuşanlardan biri olmak istemiyorum. Gerçekten çok fazla konuşuluyor. Gerek yok.

  • Köşe yazarları hakkında ne düşünüyorsunuz. Okurken ayırdığınız isimler var mı?

(Gülerek) Genel bir şey düşünmüyorum. Hayır, öyle bir şey yapmıyorum. Çünkü benim işim bu. Hemen hemen hepsini okuyorum. Yaaaa düşünün ne acılar çekiyorum!

  • Vakit ayırdığınız için çok teşekkür ediyorum.

Yazar

Yazmaya alfabeyi öğrenmeden, muhtemelen hayal dünyasında başladı. Çocukken masallara şarkılar, gençliğinde aşklara şiirler, öğrenciliğinde derslere notlar yazarken, kendini ekonomi üzerine haberler yazarken buldu. Yazdığı en iyi şeyin hayatı olmasını isterken, 'Hayat'ı 'köşebaşı'nda yazmaya devam ediyor...

FOTO GALERİ

Hey özgürlük.jpg Köy düğünü.jpg Martı.jpg aykut-teyze anne-kiz Şenlik Yürüyüşü.jpg Büyükada.jpg Köy düğünü.jpg Martı2 erkek-tarafi