Gezi’Yorum; “Sen çıkmazsan yaylaya dağlar çiçek açar mı…”
Sadece türkülerini dinleyip, fotoğraflarına baktığım Doğu Karadeniz’in artık bir hayal olmaktan çıkması gerekiyordu.Sonunda dayanamadım içimde beni çağıran sese…
Yakından kulak vermek gerekiyordu coşkun Fırtına Deresi’ne, şahit olmak gerekiyordu Çamlıhemşin yaylalarında açan çiçeklere, bir ses vermek gerekiyordu belki tuluma. Ve bir hikaye vardı Karadeniz’in üstündeki bulutlarda asılı bekleyen, alıp getirmek gerekiyordu…

Yol arkadaşlarımla Bursa’dan Rize’ye süren 18 saatlik uzun yolculuktan sonra, aktarmalı Pazar-Çamlıhemşin-Ayder Yaylası arasındaki 1,5 saatlik yolculuk bütün yorgunluğumu alıp götüren bir güzergaha sahipti.Yol boyunca çağlayan Fırtına Deresi ile tablodan çıkmış vahşi doğanın eşliğinde minübüste çalan Karadeniz türküleri, hiç bu kadar anlamlı gelmemişti bana. Neredeyse dimdik bir arazide çay toplayan emektar kadınlar, her biri ayrı yerden çatısı görünen evler, nasıl bir doğa ile karşı karşıya olduğumun ön habercisiydi sanki…
Ayder Yaylası’nın en eski pansiyonlarından Kardelen’in sahibi değerli Nadir Demirci bekliyordu bizi. Ailesi ile birlikte emek verdiği Kardelen hafta boyu evimiz olurken, Nadir Demirci hem evsahibimiz, hem gözümüz hem kulağımız oldu…
Çamlıhemşin’in yayları, kültürü, doğası, turizmi ve beklentilerinden oluşan hikayesini, Nadir Demirci ile yaptığım gezi ve söyleşi ile aktarmaya çalışacağım…
Çamlıhemşin Aşağı Şimşirli köyü doğumlu Nadir Bey, yaklaşık 25 yıldır turizm sektöründe. Son 10 yılını verdiği Ayder’in eski ve yeni halini en iyi bilenlerden. Bundan 10 yıl önce yeni yeni gelişmeye başlayan Ayder’in muhteşem potansiyelini ilk görenlerin Avrupalı turistler olduğunu anlatıyor. Fotoğraf sanatçılarının ise yolların genişlemeye başladığı ve yırtıkların oluştuğu dönemlerde iyi poz almamalarından dolayı gelmemeye başladıklarını söylüyor ve bizim aracılığımızla da mesajını iletiyor; “Artık Ayder yeşillendi. Yine de daha fazla betonlaşmadan gelip, bu muhteşem doğayı birkaç poz daha çeksinler.”
Evet Ayder, 1998 yılında sayılı pansiyonlara sahipken her yıl 3-4 pansiyon ve otelin eklenmesiyle giderek büyümeye başlamış. Çünkü yazın bile şömineyi aradığın yaylalara müthiş bir talep var. Öyleki ilk önce sırt çantalılara hitap eden Kardelen de bu talebi küçük bungalovlar ilave ederek karşılamaya çalışıyor.
Kaplıcası da var dağ tırmanışı da…
Kaplıca turizmi, yayla yürüyüşleri ve Kaçkar tırmanışı ile farklı turizm potansiyeline sahip Ayder’de turist profili de değişken. Gezimiz esnasında Bursa’dan Karadeniz’e kaplıcaya gelen turistlerle de karşılaştık, Avrupa’dan gelen dağcı gruplarla da…
Turist profilindeki değişimi Nadir Demirci’den dinliyoruz; “Geçmiş yıllarda ilkbahar ve sonbaharda Avusturalya’dan gelen çok insan vardı ama son yıllarda yok, bitti gibi. 1999-2000 yılında ise İsrailli akını başladı. Bunda bizim etkimiz oldu diyebilirim. Önce trekking için sırt çantalıları gezdirirken, -onlar birbirleri ile çok konuşurlar- döndükleri zaman buranın çok iyi, güvenilir olduğunu anlattılar ve her yıl kişi sayısı dörde katladı. En sonunda Antalya tarafında kanyonlarda rafting yapan bazı İsrailli şirketler ile irtibata geçtik, aktivitelerini burada yapabileceklerini anlattık. Böylece şirketler de bölgeye gelmeye başladı.”
“Kriz sizi hiç etkilemedi mi?” diye soruyorum.
“Aslında etkilendik. Normalde bireysel olarak, referans yolu ile çalışıyorum. Kış aylarından itibaren trekking programlarımız dolmaya başlıyor. Yabancılar gelecekteki tatillerini net koyabiliyorlar, plan yapıyorlar, kaporasını ödüyorlar. Kıştan rezarvasyonlarını yapıyorlar. Bu yıl ise krizin de etkisiyle çoğu yabancı turistlere ait 13 programdan 10′u iptal oldu”
“Ya Davos krizi? Buraya yoğun gelen İsrailli’leri etkiledi mi?”
“2009′a kadar burada turist profilini oluşturan İsrailliler’di. Bu yıl gelen turistler ise çok milliyetçi olmayanlar. Sorduğumuz zaman aldığımız cevapların yüzde 90′ı Davos. Biraz tepkimi koyuyorlar yoksa korkuyorlar mı tam bilemiyorum ama, Davosta yaşananların etkili olduğunu söylüyorlar”
Çamlıhemşin Şivesi
Karadeniz deyince nedense herkes laz ve o şiveyle konuşuyor gibi geliyor. Ama Çamlıhemşin’de herkes Türkçeyi yuvarlayarak konuşuyor. Yer değiştiren i’ler u’lar yok gibi.Rize’den yukarıda Pazar, Ardeşen, Fındıklı ve Çamlıhemşin’in ve sahil tarafının bir bölümünde lazlar var.
Nadir Bey gülerek aksanla ilgili bir anısını anlatıyor;
“İhsan amcam kızmaz umarım bana.Çocukları Amerika’da doğdu büyüdü. Kızı bana dert yanıyor:
‘E Nadir abi o kada dertlerim çokturki bilmezsin…‘
‘Ne oldu Arzu?’
‘E ne ola. Güya Türkik.Geleruk İstanbul’a konuştuğumuzdan kimse bişi anlamez…‘
Yani Amerikan ingilizcesi konuşuyor. Annesinden öğrendiği Türkçe aksanlı. Burada konuşma şeklinin geliştiği de yok. İstanbul’a geldiğinde de kimse bunları anlamıyor.”
Nadir Bey’in şivesiyle daha tatlı olan bu anıya hep beraber gülüyoruz…
Türkiye’ye pastacılığı Çamlıhemşinliler öğretti
Muhteşem ve vahşi doğaya bakınca buradaki insanlar ne yer, ne içer, nasıl geçinir diye düşünmeden edemiyorum. Geçim kaynağı sadece coğrafya derslerinde öğrendiğimiz çay olamaz elbette. Nadir Bey’le kendiköyü Aşağı Şimşirli köyü ve mahallesi Habak yeni adı ile Bahçeli Konak’a bir yolculuk yapıyoruz. Bu gezi esnasında öğreniyorum ki, gördüğümüz muhteşem konakların herbirinde ayrı bir hikaye var. Ve üstelik Çamlıhemşinliler Rusya’da öğrendikleri pastacılığı tüm Türkiye’ye yaymayı başarmışlar.

Köyün geçim kaynaklarını, her bir taşı bir altına taşınan konakların, saraya gönderilen mumların hikayesini dinliyoruz;
“Doğa oldukça vahşi. Ne hayvancılık ne tarım tam yapılamaz. Yani buradan bir şey satayım da gelir elde edeyim düşüncesi, tarım ve hayvancılıkta yok gibi. Ama yöremizin ünlü balı hep vardı. Dedelerimiz Osmanlıya sarayda yakılan mumları, buradaki bal mumlarından gönderirlermiş. Ozamanlar bal para değil mum para edermiş.Balı dökermişler mumu satarmışlar. Öyle muhteşem bir balcılık varmış burada. Tabiki bunlar hep insan gücüne dayanan olaylar. Şimdiki gibi kovanlar yoktu. Bütün kovanlar ağaçlara çekilirdi. Günde 15-20 ağaca çıkıp ineceksin ki bal toplayabilesin. Buda çok zor bir iş.”
Şimdilerde ise ünlü Ayder Balı ve Kestane balının kilosu 200 liradan başlıyor. Her derde deva olduğu söylenen bal Hemşinliler’in geçim kaynağı durumunda.
Hemşinliler ekmek parası kazanmak için gittikleri Çarlık Rusyası’nda pastacılık ve fırıncılık mesleğini öğrenirler. Gurbet yolculukları 1917′deki Sovyet İhtilali ile sona erince mesleklerini Anadolu’ya yayarlar…
Hemşinli köylülerin yaptıkları bir işte gurbetçilik. Ama ozamanlar şimdiki gibi gidilen yer İzmir, Ankara, Bursa değil, Rusya olur. Öğrendikleri ilk işte fırıncılık ve pastacılık. Pastacılığı öğrenen köylüler Rusya’da iş sahibi olarak iyi paralar kazanırlar. Gönderdikleri paralar ile Hemşinli ailelerine bakarlar. Sonra…;
“Sonra 1917 devriminden sonra geri dönme zorunluluğu doğar.Gurbetçilerin bir bölümü Çarlık Manatı, bir bölümü altın geri getirir. Manat getirenler tabiki paranın değeri kalmadığı için sıfır olurlar. Altın getirenlerin ise durumları çok iyi oldu. Konakların birtaşını bir altına taşıtarak konaklar yaptırdıkları anlatılır. Büyükşehirlere ise pastaneler açarak mesleklerini yaydılar. Bugün Türkiye’nin hangi şehrine giderseniz gidin, iyi bir pastane görürseniz Hemşinliler’indir diyebilirim. Hatta şuanda bu mesleği Rusya’ya bile öğretiyorlar. Yenilikleri tekrar bizimkiler götürdü oraya. Artık daha büyük, fabrikasyon şeklinde çalışıyorlar”
“Peki ya Bursa’daki pastaneler?”
“Bursa’da amcaoğlumuz Behlül Demirci Unpa’nın sahibidir. Buradan sevgiyle anıyorum.Saymakla bitmez Çınar, Rıhtım, Nazar, Uzay pastaneleri, hepsi bizim akrabalarımız, arkadaşlarımız, abilerimiz…”
Bahçeli Konak
Habak eski adı ile Bahçeli Konak mahallesi gerçekten insanın aklını alıyor. Bu yolu izi belli olmayan yerlere kondurulan konakların hikayesini de bilince daha bir etkileyici oluyor. “Eskiden imece usülü ile yapılırdı evler. Bir ev yapıldı mı bütün köylüler koşardı” diyor Nadir Bey. Şimdilerde ise elektriği, yolu yapılan köylerde yeni ev yapan da çok az aslında. Herkes tadilatını yapıp yazlık niyetine kullanıyor konaklarını.

Biz de kapılarında işlemelerin yer aldığı etkileyici konaklardan birinde Bursa gelini Ayten Hanım’la karşılaşıyoruz. Yazın kalmaya geldiği konak hakkında bilgi verirken, sohbet tarih kokuyor. Yüzyıllık konağın mutfağı bile şimdilerde az rastladığınız pratiklikte ve zenginlikte. Döner dolaplar, gizli çekmeceler, kuzineler insanı şaşırtıyor…
Çay yerine kivi!
Çay tarımı Ayder yaylasının 9 kilometre aşağısında yapılıyor. Ama son yıllarda geçim kaynağını çaya bağlayan köylüler oldukça dertli. Gübre fiyatlarının yüksekliği, Çaykur’un koyduğu kotalar, özel sektör tarafından uzun süren ödemeler köylünün bayağı canını sıkmış durumda. Artık çay fazla bir gelir getirmediği için çayları söküp yerine kivi ekmeleri bile öneriliyor. Kullanım alanı bakımından kulağa pek mantıklı gelmeyen bu öneri, belki ileri de gerçeğe bile dönüşebilir. Ama herkesin dillendiği gerçek, “Çay üreticileri bu şekilde bıktırılıyor. Türkiye’de tarım yoketme noktasına getiriliyor” şeklinde…
Pembe papatyalar , turuncu gelincikler…
İşte o türkülerdeki yaprağına çiğ düşmüş çiçekler, akla düşen yayla yolları, Karadeniz üstündeki kara kara bulutlar…
Muhteşem bir doğa ve kültür. Ziyaret ettiğimiz fotoğraflara yansıttığımız yerlerin şimdiki ya da eski adları Ermenice. Kimse sorun yaşadıklarını hatırlamıyor, “Burada kültürler içiçe, dostça yaşadık” diyorlar…
O yaylalardan birindeyiz, Ceymakçur’da. İncesu anlamında. Yayla evleri hep baltalar ile yapılmış.
Nadir Bey’in annesi Aykut Teyze ve diğer yayla sakinleri dostça karşılıyor bizi. Kardelen’de yediğimiz muhteşem süzme yoğurdun, peynirimizin yapıldığı evi görmüş oluyoruz. Aykut Teyze mısır unu ve yayla peynirinden yapılan meşhur “Mıhlama”sından yedirmedin bırakmıyor bizi…

Çayımızı yudumlarken yayla evlerinin hikayesini dinliyoruz Nadir Bey’den;
“Buradaki yaşam aslında bin seneden fazla. Yani Türkler gelmeden de yerleşim vardı. Bu nedenle evlerde çok eski. Aşağılardaki yaylalarda genelde taş ve ahşap kullanılmıştır. Bu bölgede 2 bin metreye kadar ağaç çıkıyor. Bu nedenle dedelerimiz ağaç taşımaktansa daha çok taşa yönelmişler. Burada süregelen bir yaylacılık kültürü var.300-400 yıllık evler yıkıldıktan sonra yerine yenileri yapılmakta.En yüksek yayla Samistal ise 2.600 metrelerde. Ayrı bir güzelliği var. Evler hemen hemen hepsi taş ve korunmuştur. Yerleşim özelliğini kaybeden yerlerde var. Mesela dedelerimiz en iyi yerleşim bölgelerinden biri olan Galerdüzü’nün eskinden harman savurmak için kullanıldığını anlatır. Yani orda arpayı buğdayı samanı ayırmak için rüzgara verirlermiş. Ama şimdi piknik alanı”
Ceymakçur ve Derebaşı arası bir yürüyüş yapıyoruz. Ara ara bizi ıslatan yağmur, heryerden akan dereler, dağlara çöken sisle birlikte başka yerde göremeyeceğimiz çiçekleri fotoğraflıyoruz.

Pembe papatya, turuncu gelincik, sarı şakayık, gagaç çiçeği,orkide, zambak, orman gülü çeşitleri…saymakla bitmiyor.
Sadece 1700-2400 metre yükseklikte bulunan çiçekler size herşeyi unutturuyor. Daha ötesi ise buzul gölleri ve vadileri. Kaçkar zirvesi ise 3.937 metre. Sıkı bir yürüyüşle Artvin Yusufeli, Erzurum İspir yaylalarına 5-6 saatte varmak mümkün.
Yaylaların geleceği?
Peki nasıl korunur bu bölge? 5 yıl sonra nasıl bir Ayder olur? Neler olmalı neler olmamalı? Hep şikayetçi olduğumuz plansız yapılaşma burada da var mı?
Bütün bu soruların yanıtı Ayder ve çevre yaylaları korumak için mücadele eden Nadir Bey veriyor elbette. O anlatıyor biz gerçekleşmesi ümidiyle dinliyoruz;
“Ayder aslında çok karmaşalı bir yer. Bir yerden Turizm Merkezi, Milli Park, bir yerden sit alanı içinde.Yani hepsi içiçe girmiş durumda. Vatandaş tapulu yerinin vergisini veriyor ama hiçbir geliri yok. Devletin kendini göstermesi, yerlerin ücretini ödeyip gerçekten sit alanı olarak tutması gerekiyor. Ama şu da bir gerçek; kamulaştırıp, vatandaşa parasını ödeyip, başka bir zengin şirkete satmasına kesinlikle karşıyız. Ayder’in kesinlikle ve kesinlikle korunmasını arzuluyoruz. Daha fazla bir yapılaşma olmamasını, varolan bütün evlerin tadilatın yapılıp turizme kazandırılmasını istiyoruz.
Yaylaların bakir kalması gerekiyor. Kavrun yaylasında bir yapılaşma başladı. Ancak yaylalar betonlardan uzak, daha mütevazi, gerçekten eski yayla kültürümüzü yansıtmalı. Ceymakçur’da bir evde yudumladığın çayla, kafetaryadakinin sıcaklığı aynı olmaz. Yürüyüş rotalarının başladığı Kavrun belki daha otantik, çadırlı bir mekan olsa betonlardan daha güzel olur. Ama işin içine biraz rant olayı girince herkes daha fazlasını istemeye başlıyor…”
En iyi mevsim Sonbahar…
Karadeniz ne anlatmakla biter ne gezmekle. Şimşir ormanından eski köprü ve kalelerine, şelalelerinden köylerine dolu dolu, sığdıramayacağım zenginlikte ve mutlaka eksik kalan bir gezi ve hikaye bu…
Zaten yüreğimin sesini dinleyip iyiki gitmişim ama birdaha gelmem lazım dediğim de, Kaçkar’a yıllardır giden değerli arkadaşım Aykut Güngör’ün , “Kaçkarlara gitmek için mutlaka her zaman bir neden kalır” sözünün hakkını vermemek elde değil.

Sonbahar ayları daha az yağışlı ve sisli olduğu için tavsiye edilen bir dönem. Nadir Bey, otların kuruduğu ve 45-50 gün yağmur yağmadığı için fukara yazı dedikleri eylül ayını şiddetle tavsiye ediyor. Renklerin değişmeye başladığı mevsimde süzme yoğurdun, muhlamanın tadı bir başka olur herhalde…
Küresel ısınma mı? Yöreye giden bilimadamları ve araştırmacılar küresel iklim değişikliğinin en alt seviyede izleneceğini anlatıyor. Kuraklık değilde daha çok seller olacağı da beklentiler arasında.
Son sözüm ise bu gezi yazısını okuyan herkese;
Sensuz bu yaylalarda gülüm zaman geçer mi, gülüm zaman oy…
Sen çıkmazsan yaylaya dağlar çiçek açar mi, dağlar çiçek oy…







