Gezi’Yorum: Gökçeada
Osmangazi Belediyesi Fotoğraf Amatörleri Topluluğu (OSFAT) ile Türkiye’nin en batısına, Gökçeada’ya doğru yola çıktık…
Güneşin Gökçeada üzerine batışını, Rum köylerini, adanın doğal güzellikleri ve kültürel dokusunu fotoğraflara yansıtmak içindi bütün çabamız.Fotoğraf karelerinde ölümsüzleştirdiğimiz her anı durup seyre daldık biryandan da, çabucak bitmesinden korkarak…
OSFAT’ın 34 üyesi (ve benim gibi misafirleri) birbirinden güzel karelerle ve anılarla döndü çekim gezisinden…

ÇANAKKALE:


OSFAT’ın Gökçeada yolculuğundaki ilk durağı Çanakkale oldu. Çanakkale’de kent merkezinde Aynalı Çarşı, Denizcilik Müzesi ve kentin çarşısı gibi bölgelerin fotoğraflanması ve kısa süreli bir balık ekmek molasının ardından (hem gidişte hem dönüşte) tekrar yola düştük…
ULAŞIM:
Türkiye’nin ulaşılması en zor bölgelerinden birisi Gökçeada…
Bursa’dan 5 saatlik bir Çanakkale yolculuğu, ardından Eceabat’a 30 dakikalık bir feribot yolculuğu, Kabatepe Limanı’na vardıktan sonra yaklaşık 1 buçuk saatlik bir feribot yolculuğu ile Gökçeada’nın Kuzu Limanı’na ulaşılıyor. Yorgun arabalı feribotların yerine gelen modern feribotlar konforlu bir yolculuk imkanı sağlıyor.
Eğer akşam feribotu ile adaya varıyorsanız (ki tavsiye ederim), bu uzun yolculuğun mükafatı sizinle yolculuk eden martılar ve size merhaba deyip kaybolmaya hazırlanan akşam güneşi olacak…
Bizim için de öyle oldu. Fotoğrafçılar Gökçeada’nın üzerine batmakta olan güneşi, birbirinden güzel karelere yansıttılar. Ekip olarak Türkiye’de güneşin son battığı noktada, bu özel ana tanıklık ettik.
KONAKLAMA:
Konaklama adanın Uğurlu bölgesinde bulunan Sağlık Bakanlığı Tesisleri’nde yapıldı. Sezon açılmadan önce tesisde bulunmamız hem adanın dinginliğinden hem denizinden hem de güleryüzlü personelinin tek konukları olmamızın keyfinden yararlanmamız için idealdi.Hadi akşam kumsalda ateş yaktık diyeyim de biraz kıskanın…
DEREKÖY:
Gökçeada gezisine bir Rum köyü olan Dereköy ile başladık. Dereköy adanın batı kısmında yer alan tek Rum Köyü. Zamanında 1950 hane ile adanın hatta Türkiye’nin en büyük ve kalabalık köylerinden biriymiş. İçerisinde 22 kahve, 2 sinema, çok sayıda berber, bakkal, terzi gibi dükkanlar ve 3 zeytinyağı imalathanesi bulunuyormuş. Adanın en büyük çamaşırhanesi hala burada bulunuyor. OFSAT üyeleri ayakta kalmayı başarabilen çamaşırhane de bol bol fotoğraf çektiler. Köyde şimdi 28 hane bulunuyor. Evlerin çoğu terk edilmiş durumda.

Gezimiz sırasında köyün kilisesindeki ayinin sonuna yetiştik. Kiliseyi kapatmaya hazırlananlar “Papazı kilitledik içerde kaldı. Yarın çıkaracağız ama erken gelin” espirileri yaparak uğurladılar. Atina’dan yaz için köye gelen teyzeler, mevlüt için yaptık dedikleri helvalarından ikram ettiler. Mevlüt ve helva terimleri tabiki bize de ilginç geldi
Kısa sohbetimizde Bursa’dan geldiğimizi öğrenince köy içinde bulunan Bursalı bir hemşerimizin açtığı kahveyi tavsiye ettiler bize. OFSAT’lılar ilk çekim yorgunluğunu Bursalı hemşehrilerinin elinden dibek kahvesi içerek attılar.
TEPEKÖY:
Gökçeada gezisinin ikinci durağı yine adanın en büyük köylerinden birisi olan Tepeköy…
Bir Rum köyü olan Tepeköy, özgün mimarideki evleri, kilisesi ve sıcak kanlı insanlarıyla gezinin en renkli noktalarından biri oldu.
Daha önceki Gökçeada gezimizde tanıştığım, karısını tanıtırken aşkını ifade etmeyi ihmal etmeyen, evdeki şaraplarına belli ki sevgisini de katan, fotoğraf çektirirken bile saygısından üstünü değiştirmeyi teklif eden Beyefendi Yani’nin ölmüş olduğunu öğrendim. Madam Tepeköy’de anılarını yaşatmaya devam ediyor dediler…
Tepeköy’ün artık markası olan Barba Yorgo’nun tavernasının önünde, yaz akşamları masaların atıldığı, müziklerin y
ankılandığı meydandayız. 
Tavernanın önündeki Beyefendi şarap tatmak ve almak istersek, şarap üretim merkezini gezdirebileceğini söylüyor. “Barba Yorgo kim?” diye soruyorum, “o öldü yerine ben bakıyorum” diyor ardından yüzüne bir tokat vurup “töbe töbe” diyerek gülüyor…Karşımda Barba Yorgo’nun durduğunu anlıyorum.
Çekim gezisinden sonra şaraplarını ürettiği mütevazi tesisine uğruyoruz. Küçük üzüm bağını, laboratuvarını gezdiyor, şarabın yapılışını dinliyoruz ağzından…Kimya Mühendisi Barba Yorgo, Bursa’dan birçok işadamı ile alışveriş yaptığını söylüyor. “Kemitaş’tan Mahmut Yılmaz’a Kocagavur’un çok selamını söyleyin” diyerek bizi uğurluyor….
ZEYTİNLİKÖY:
Bir diğer Rum köyü olan Zeytinliköy ise meşhur dibek kahvesi ile yorgunluk atmak, karnımızı doyurmak için mola verdiğimiz yer oldu.
Kumanyalarımızı Orhan Karatay’ın (Nefise Karatay’ın Babası) kahvesine yayıp, sandiviçlerimizi hazırlarken, biryandan çektiğimiz fotoğraflara hızlıca göz gezdirmeyi de ihmal etmiyoruz.

Orhan Baba’nın kahvesinin duvarları daha önce gelenlerin fotoğrafları mesajları ile dolup taşıyor. Daha önce bıraktığım notu bulmaya cesaret edemiyorum…
Zeytinliköy’de tur attıktan sonra Orhan Baba’nın, Beşiktaşlı Hristo’nun ve Madamın Kahvesi’ne dağılıp yorgunluğumuzu dibek kahvesi içerek atıyoruz. Damaklarda 40 yıl unutulmayacak bir tat…

Kahvemi Madamın yerinde içmeyi tercih ediyorum. Madam Maria 2002 yılında, 2007 yılı Eylül’ünde eşi Yani Kadara vefat etmiş. Madamı duvarlarda asılı fotoğraflarından biliyorum sadece, eşini ise ölmeden birkaç ay önce görme şansım olmuştu. Kahvemizi yapan oğlu Costas haziran ayından eylül ayına kadar dibek kahvesini yaşatmak için Atina’dan geliyor.


Tatlımız ise Beşiktaş’ın eski futbolcusu Hristo, 89 yaşında ak saçlı bir delikanlıdan…
Beşiktaş’ta oynarken 6 şampiyonluk gördüğünü söylüyor. Daha fazla soru soramıyorum çünkü gülerek ve nazikçe “çok soru sorma, sıkılıyorum” diyerek beni engelliyor. Ama eklemeden de edemiyor; “Ben böyle şampiyonluk istemem. Şampiyonluk Sivas’ın hakkıydı”…
Kafetaryaya çevirdiği evindeki nefis tatlılarını ise yemeniz lazım anlatılmaz…
(Önemli not:Aradan iki ay geçti. 10 Ağustos 2009 tarihinde MEDYASPOR Tuğrul Yenidoğan’ın özel haberi bir gerçeği ortaya koydu. Gökçeadalı Beşiktaşlı Hristo çakma çıktı. Medyada yapılan çarşaf çarşaf haberleri geçtim, koskoca Beşiktaş Kulübü bile gerçek Hristo’nun öldüğünü unutup ödülü Gökçeadalı Hristo’ya vermiş. Koyu bir Beşiktaş taraftarıyım bile demen yeterdi be Hristo! Tatlını yemeye yine gelirdik…Son demecini bana veren Çakma Beşiktaşlı Hristo gerçeğini http://www.medyaspor.com/v02/news.aspx?id=29687 sitesinden okuyabilirsiniz.)
KALEKÖY VE BADEMLİ:


Son durağımız ise adanın otelleri ve pansiyonlarıyla ünlü Kaleköy ve Bademli oldu. Kaleköy’e adını veren ve bölgeye hâkim bir tepede yer alan Cenevizlere ait kale kalıntıları ve müthiş Gökçeada manzarası fotoğraf çekimi için idealdi.
Karadenizlilerin hakim olduğu Kaleköy ve Yeni Bademli’de 40-50 liraya apart bulmak mümkün…
Kaleköy’de bulunan daha önce kaldığımız Yakamoz’u, harika restoranında akşam yemeğinizi yerken güneşin batışını izleyebileceğiniz mekan olarak tavsiye ederim…
Her güzel yolculuk gibi dönme vakti yaklaşıyor. Eğer birgün yolunuz düşer ve Eski Bademli’ye giderseniz, o tepeye koca otobüsle nasıl çıktığımızı ne siz sorun ne biz söyleyelim…Usta şoförümüz İlker Bey’e teşekkür etmeyi buradan unutmayayım…
Başka keyifli yolculuklara….
Sibel-Mehmet Uzun
(5-7 Haziran 2009)
Yetmedi daha çok bilgi isterim diyenlere:
www.gokceada.bel.tr

