TAKVİM /S.Karabulut

 takvim
Erkek: Bilal
Kız: Hilal

Yemek: Pirinç çorbası, fırında köfte, patates oturtma, salata.
 
15 Ocak 2010’u gösteriyor tarih..
Anneannemin modeli duvar takviminden kopan sayfa, “Erkek olursa Bilal, kız olursa Hilal koy” diyor bebeğinin adını.
Hadi çok şanslısın da ünlü matematikçinin yaptığı “Doğru insanı bulma ihtimali 285 binde 1” araştırmasının dışında kaldın.
Olasılıklara, tüm iç karartıcı oranlara inat buldun diyelim evleneceğin insanı…
Üstüne üstlük, diplomalı işsizlerin kol gezdiği canım ülkemde işi de buldun diyelim..
Bir de üstüne çocuk yapmaya karar verdin de adını mı düşünüyorsun?
15 Ocak 2010’u gösteriyor tarih..
Erkek olursa Bilal, kız olursa Hilal koyuyorsun adını… O kadar.
***
Dün 14 Ocak’tı..
Babamın doğumgünü…
12 Ocak’tı önceki salı günü..
Deprem oldu dünyanın bir köşelerinde.
Binlerce insan, beklemedikleri anda hayattan koptu..
Ayrıldı sevdiklerinden…
Hayatının insanını bulan da vardı aralarında bulamayan da.
Kimi elele çıktı son yolculuğuna, kimi en sevdiklerini yalnız bırakarak tek başına…
Sıralandılar yan yana. Dizildiler..Kapladılar sokakları..
Yaşarken olmadıkları kadar yakındı, soğuk ve cansız bedenleri birbirine…
***
Bilal değil Bedrettin’di O’nun adı.
5 yıl önce kopan bir takvim yaprağıyla tutunmuştu hayata.
Kendisi seçmemişti yaşayacağı yeri, aileyi, hayatı..
Hayatın getirdiği tüm umutsuzluklara rağmen inatla sarıldı yaşama.
Ufacık bedeniyle büyük ümitler taşıyordu yüreğinde…
Yaşıtları sıcacık evlerinde çizgi film izlerken, O elinde selpak satma, evine ekmek götürme derdindeydi. Ya da zorunda…
Dövüldü acımasızca…
O sıcacık yuvasından sokaklara düştüğü ‘para’ uğruna…
***
Yarın 16’sını gösterecek takvim…
İleride bir gün işsiz kalacağını düşünmeyecek anne babalar evlatlarının..
Aklına getirmeyecekler para için solacak fidanları..
Dengesi bozulan doğayı..
Erkek olursa Bilal, kız olursa Hilal koyacaklar bebeklerinin adını..

Ne söz kaldı ne vefa / S.Karabulut

egitim3

Ali okula koş.

Emel eve gel.

Koş Oya koş…

 Esra öğretmenden öğrendik Ali’nin ‘A’sını..

Hep bir ağızdan avazımız çıktığı kadar bağırırdık 50 kişilik sınıfta.

Esra öğretmen sözleşmeliydi.

Çok durmadı ve gitti..

 Üzüldük arkasından.

Ağlayanlarla, yemek yerken sıramıza serdiğimiz selpaklarımızı paylaştık.

Ama çok sürmedi sınıftaki yas durumu..

Gözyaşlarımız kurumadan Mustafa öğretmen geldi.

 O’nu da sevdik.

Esra öğretmenle başladığımız alfabenin sonunu Mustafa öğretmenle getirdik.

Hep bir ağızdan ‘Zzzzz…’

‘Zil çaldı’ yazabiliyorduk artık.

Mustafalar, Ayseller, Mehmetler,…

Girip çıktılar hayatlarımıza..

Alışmaya çabalarken önceleri, öğrettikleriyle avuttuk kendimizi..

 Sıra arkadaşlarımızla yaptığımız silgi kavgalarına, ilk tartışmalarımıza, çekememezlik ve kıskançlıklarımıza tanık oldular…

Uyardılar, yol gösterdiler…

Hayatı öğrettiler.

Bazen elinde cetveliyle, tebeşiriyle.

Bazen saçımızı okşayışıyla.

Bazen ise sonsuz yüreğini sığdıramayıp da gözlerinden süzülen damlalarla…

 “Bana bir harf öğretenin kırk yıl kölesi olurum” demiştik…

Sonra unuttuk acımasızca.

Ne söz kaldı ne vefa..

 Soramıyorum öğretmenim nasıl olduğunu..

Korkuyorum kötü durumda olmandan..

Kadronu beklerken, daha fazla dayanamayıp o çok sevdiğin mesleğini bırakmış olmandan.

Hayallerine yenik düşmenden..Hayattan beklediklerini alamamış umutsuz şekilde, hasta yatağında sonsuzluğu bekliyor olmandan…

Korkuyorum…

   

Gel abi gelll !/ Sinem Karabulut

 Little_Girl_In_Graduation_Cap_

Düşünebiliyor musun, pazarda elma armut satan esnafın haykırdığı gibi, “Gel abi gelll. ODTÜ İngilizce mezunu. Uludağ birincisi. Marmara dereceli, yüksek lisanslı, ana dili gibi İngilizce konuşuyor” diye bağıran bir kamyon işverenin, üniversite kapısında çadır kurmuş mezun öğrenci avına çıktıklarını…

Okumayı yazmayı  öğrendin mi, “Hehh, bu kadarı bana yeter” dedin atıldın iş hayatına…

Ayşe de öyle yaptı.  Okumayı yazmayı   öğrendi.

Babasının en yakın arkadaşının sahibi olduğu mahalle arasındaki o küçük tekstil atölyesinde iş başı yaptı. Arkadaşları okul çıkışlarında, tatil günlerinde top koşturup, cadde sokak gezerken o eline batan iğnenin acısını hissediyordu mahalle arasındaki o küçük tekstil atölyesinde. 

Ama aynı mahalleden, ilkokulda aynı sırayı paylaştığı, çok sevdiği, gözünden dahi sakındığı lahana bebeğini verdiği, okuma bayramında kelime yarışına girdikleri Cansu arkadaşı öyle yapmadı.

“Yok” dedi. “Daha okumam lazım. Ben büyük insan olucam.” 

Önce liseyi bitirdi. Dereceyle hem de. Azimliydi komşu kızı Cansu.

Sonra 180 dakikayla ölçülen hayatının sınavını kazandı. 

Tekstil Mühendisi olacaktı  Cansu. Hayat onundu artık.

Sinemaya gidebilir, arkadaşlarıyla geç saatlere kadar gezebilir. Sınırsız alışveriş yapabilirdi. 

Çok değil 4 yıl sonra mühendis oldu Cansu. Mezun oldu üniversiteden hem de çift ana dalını da yaptı. Yetinmedi bizim Cansu kız.

“Yok” dedi. “Daha okumam lazım. Ben büyük insan olucam.” Bir de üstüne yüksek lisans yaptı. Yine yetinmedi. İngiltere’ye gidip bir de yabancı dil eğitimi alayım” dedi.

Velhasılll..

Sonunda dönmüş Türkiye’ye bizim Cansu kızımız.

Duydum ki yeni de değil. Neredeyse 1 yıl olacakmış döneli.

1 yıllık iş arayışını  geçtiğimiz hafta sonlandırmış.

Hatırlar mısınız bilmem. Yazının başında bahsetmiştik.

Bir Ayşe kızımız vardı. 

Çocuk yaşta atıldığı tekstil atölyesi şimdi büyük bir fabrika olmuş.

Yöneticiliğe kadar yükselmiş  bizim Ayşe kız da o büyük fabrikada.

Yaklaşık bir hafta önce, iş başvurularının arasında tanıdık bir isim takılmış gözüne.

Aynı sırada okuma yazma öğrendiği Cansu’ya ait özgeçmişi incelemiş… 

Ayşe ve Cansu…graduationcap

Şimdilerde iki farklı hayat, iki farklı dünya, iki farklı yaşam tarzı, ortak hedef için aynı  çatı altında çalışıyor.

Fabrikanın geleceğine birlikte yön veriyorlar.

Lahana bebek ve evcilik oyununda değil, uzun süren iş toplantılarında kesişiyor artık yolları… 

Hem de “Gel abi gelll. ODTÜ İngilizce mezunu. Uludağ birincisi. Marmara dereceli, yüksek lisanslı, ana dili gibi İngilizce konuşuyor” diye bağıran bir kamyon işverenin, üniversite kapısında çadır kurmuş mezun öğrenci avına çıkmadığı bir ülkede…

Sizce ne zaman? / Sinem Karabulut

sofor-Küçük bir şoför görüyorum karşımda.

Büyük bir otobüs düşünün.

O büyük otobüsün en önünde hostes koltuğunda oturmuş, minik bedeni ve bilmiş gözleriyle etrafını inceleyen küçük bir şoför düşünün.

Yanındaki ufaklığa laf yetiştirmeye çalışan yorgun bir baba düşünün.

Yıllardır direksiyon sallamaktan yorulduğu her halinden anlaşılan, önünde uzayıp giden yolu dalgın ve bitkin gözlerle takip eden bir baba…

İşini, adını, otobüsünü kısaca hayatını oğluna devretmeye hazır bir baba…

 Uzun süren bir sessizlikten sonra bilmiş ufaklık, o küçük bedeninden nasıl çıkardığını hala anlayamadığım yüksek bir sesle, “Baba, herkes bu saatte evinde kahvaltı yapıyor. Biz otobüsteyiz” diyor.

“Ne kahvaltısı görmüyor musun, herkes işine gidiyor” diye karşılık veriyor babası da.

Babası lafını bitirir bitirmez arkasına dönüyor ufaklık. (O kahvaltı yapmayıp işe giden insanları görmek isteyen bir tavırla)

Onu izlediğim için, belki de önde olduğum için ilk benimle göz göze geliyor.

O bilmiş bilmiş bakan gözleriyle kesişiyor gözlerim.

5-6 yaşlarındaki, kot ceketli, kadife pantolonlu, kahverengi bereli ufaklık, burnunu çekerek bakıyor yüzüme…

Sonra gözlerini yanımdaki bayana dikiyor.

Uzun uzun bakıyor ve tepeden tırnağa inceliyor bayanı.

Yan tarafta oturan ve her sabah sekiz otobüsüyle yolculuk yapan İngilizce öğretmenine geçiyor ardından.

Öğretmeni de süzüyor bilmiş gözleriyle. Ve görebildiğim kadarıyla diğerlerini…

Sonra önüne dönüyor ve derin bir nefes alıyor.

Bir müddet yolu izledikten sonra terliyor ve çıkarıp atıyor başındaki bereyi.

Muavin geliyor arkalardan.

“Hasan abi, camları fısfısla bak buharlanmış” diyor bizim çok bilmiş.

Az sonra elinde bir bez parçası ve fısfısla dönüyor Hasan abisi.

Küçük şoförün dediği gibi buhar yapan camları siliyor ardından.

Bilmiş şoförümüz geri çekiliyor muavin abisi rahat silsin diye otobüslerinin camlarını.

Belki kendisi de düşünüyordur.

Boyu biraz daha uzun olsa, en azından camı silecek kadar ve biletleri toplayacak kadar büyük olsa Hasan abiye gerek kalmayacağını…

Tekrar yolu izlemeye koyuluyor ufaklık.

Ve kısa süre sonra meraklı gözlerle babasına dönerek, “Baba, ben ne zaman kullanacağım otobüsü” diyor.

Baba çocuğuna bakıyor.

Sinsi bir gülümsemeden sonra hiç konuşmadan başını sallayarak yola devam ediyor…

Sizce ne zaman?

Ahmet… / Sinem Karabulut

boy_carSağa sola doğru sendeliyorum.

Elli kişi ya varız ya yokuz.

Ufaklıları hiç saymıyorum bile.

Bildiğiniz öyle küçük de değil, uzunca ‘körüklü’ denilen otobüslerden birindeyim.

Arka koltukta oturan iki ufaklığın sesi, beni otobüsün dışına itiyor.

“O benim. Bu da benim. Şu kırmızılı olan da. Aaaa şu üstü açık olan da benim. Bak şuradaki siyah mobilet de benim…” sözleriyle küçük iki bedenin hayatlarına yolculuğa çıkıyorum adeta.

Gelen seslerin hangi küçük meraklı gözlerden geldiğini merak ediyor ve arkamı dönüyorum.

Burnunu cama yapıştırmış, fal taşı gibi açtığı gözleriyle park halindeki otomobilleri seçme telaşında olan ufaklıkla göz göze geliyoruz.

Annesinin seslenişiyle ismini öğrendiğim ‘Ahmet’ adındaki bu ufaklık ne otobüstekilere, ne annesinin “Sus” deyişine ne de arada bir kolunu çimdikleyen ağabeyinin uyarılarına aldırış etmiyor.

“Şu siyah parlak olan, şu tekerlekleri jantlı, üstü açık olan da benimmm…Hepsi benim.”

Hayal dünyasında Ahmet.

Belki hayatı boyunca çalışsa da elde edemeyeceği zenginliğin servetini sürmek istiyor haykırarak.

Bütün arabalar onun.

Bütün güzel evler de.

Üstü açık, parlayan, kırmızı renkteki tüm otomobiller favorisi…

Ağabeyinin kolunu incitmesine karşın, hayattaki en değerli varlığı annesinin uyarılarına kulak tıkarcasına bağırıyor.

Duymuyor kimseyi. Haykırıyor.

Çünkü biliyor.

Yarın öbür gün bu kadar cesaretli olamayacak.

Avazı çıktığı kadar bağıramayacak.

Hakkını dahi arayamayacak, göz yumacak belki de haksızlıklara.

Bu kadar kolay ifade edemeyecek, dile getiremeyecek isteklerini.

Sahiplenemeyecek belki de hayatı şimdiki gibi…

Henüz başındayken bağırmak istiyor ‘Ahmet’

Her şey onun şimdi.

O büyük dünyasında küçük bedeniyle çok ama çok mutlu.

Büyüyüp, büyük bir bedene sahip olup da dünyası küçülmeden önce sesi kısılana kadar bağırmak istiyor.

Çünkü dünyadaki güzel olan her şeyi, ‘Ahmet’ hak ediyor.

Yazar

Yazmaya alfabeyi öğrenmeden, muhtemelen hayal dünyasında başladı. Çocukken masallara şarkılar, gençliğinde aşklara şiirler, öğrenciliğinde derslere notlar yazarken, kendini ekonomi üzerine haberler yazarken buldu. Yazdığı en iyi şeyin hayatı olmasını isterken, 'Hayat'ı 'köşebaşı'nda yazmaya devam ediyor...

FOTO GALERİ

anne-kiz Martı.jpg aykut-teyze Şenlik Yürüyüşü.jpg Büyükada.jpg Hey özgürlük.jpg dugun erkek-tarafi gokcedaya-yolculuk Köy düğünü.jpg